PAYLAŞ

Felsefenin Önemi,Amacı ve İşlevi Nedir? Maddeler Halinde Açıklanması

Herkesin felsefeye ilgi duyduğu söylenemez, böyle bir şeyi ummak da gerçekçi değildir. Hatta felsefenin boş ve gereksiz işlerle uğraştığını ileri süren insanlara rastlamak mümkündür. Bazıları da felsefenin yapmaya çalıştığını zaten dinlerin ve peygamberlerin yaptığını, dolayısıyla bir dine ve peygambere inanan kişinin felsefeye ihtiyacı olmadığını ileri sürer. Bu düşüncelerin kısmen felsefenin ne olduğunu tam olarak bilmemekten, kısmen de felsefenin toplum ve insan için neden önemli olduğunu, felsefenin toplumu ve insanı nasıl etkilediğini görememekten kaynaklanmaktadır. Zaten benze olumsuz tutumları çeşitli bilgi dallarına, sanata, spora veya diğer etkinliklere karşı görmek de mümkündür. Eğer insanı, bildiği ile yetinmeyip, araştıran, sorgulayan, doğruyu arayan, ruhsal veya zihinsel merak ve gereksinimlerini gidermeye çalışan, çok boyutlu bir varlık olarak görürsek, felsefenin önemini kavramakta hiç de zorluk çekmeyiz.

Günümüzde birçok insan felsefeyle profesyonel bir uğraş veya meslek olarak ilgilenmektedir. Ancak, düşünen her insan felsefe yapar. Felsefeci diğer insanlara oranla daha disipline olmuş, felsefi problemleri daha derinden ve farklı açılardan görebilen insandır. Felsefe okumakla zaten düşündüğümüz, çözmeye çalıştığımız problemlere ilişkin farklı yaklaşım tarzlarını ve görüşleri öğreniriz. Bunu yaparken de daha sistemli, düzenli ve tutarlı düşünme becerisini kazanırız. Düşünme becerisi geliştirmek bir deneyim işidir. Demek ki, felsefeci ile felsefeci olmayan arasındaki fark, bir derece farkıdır.

Felsefenin değerini kavrayamamanın bir nedeni de, onun insan ve toplum üzerine olan doğrudan etkisini görme güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Bilim ve teknoloji doğrudan değer üretmez. Bilim ve teknolojinin ürettiği araçlar, binalar, makinelerdir. Felsefenin ürettiği, bilim ve teknolojide olduğu gibi doğrudan gözle görülen araçlar, binalar veya makineler değil; değerler ve düşüncelerdir. Değerler ve düşünceler insana doğrudan görünmezler ama, insanın nasıl yaşadığını ve eylemde bulunduğunu etkilerler. Teknolojik bir buluş olan telefonun veya bilgisayarın önemini, insan yaşamına nasıl etkilediğini ve değiştirdiğini kolayca görmek mümkündür. Peki, filozofların ve diğer düşünürlerin felsefi yaklaşımlarla ortaya koyduğu demokrasi, sosyalizm gibi siyasi sistemler insanları ve toplumları daha mı az etkilemektedir? Ya da nasıl bir toplumsal düzende yaşayacağımız, nasıl evlerde yaşayacağımızdan daha mı az önemlidir? Demek ki, felsefe siyasi sistemlerin ortaya çıkmasına ve gelişmesine katkıda bulunarak toplumsal yaşamı ve insan ilişkilerini doğrudan etkilemektedir. Platon, Aristoteles, Hobbes, Locke, Montesquieu, Rousseau, Marks, Engels, Mill gibi düşünürlerin siyasal sistemlerin ortaya çıkışında ve gelişmesinde derinden etkileri  olmuştur. Bir toplumusun siyasal sisteminin liberalizmden komünizme veya komünizmden liberalizme geçmesiyle, ekonomiden siyasete, eğitime, sağlığa, hukuka ve ahlaka tüm kurumlarında önemli değişiklik olur. Bu değişikliklr de herkesi etkiler.

Felsefenin diğer kurumları ve alanları etkilemesine ilişkin bir başka örnek eğitim alanından verilebilir. Birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de son yıllarda kabul edilen eğitim programlarının temelini oluşturan yapılandırıcılık özünde felsefi, epistemik ve psikolojik yaklaşımlar üzerine kuruludur. Bu nedenle, yapılandırıcılık, bilgi kuramı, bilim felsefesi ve bilgi sosyolojisinden son yıllarda yer alan tartışma ve gelişmeler sonucu ortaya çıkan bilgiye ilişkin belli bir tutumu; insan varlığına, anlam dünyasına ve onun bireyselliğine yönelik felsefi ve demokratik bir anlayışı içerir. Bilginin yapısı, doğası, elde edilişi ve bilme süreci realist, pozitivist ve davranışçı kuramların açıkladığı kadar basit değildir. Yapılandırıcı yaklaşıma göre mutlak doğruluk diye bir şey söz konusu değildir. Bilme ve öğrenme etkinliğinde insan zihninin yeri ve önemi son derece önemli olduğu gibi aslında insan zihninde bağımsız bir gerçeklik veya doğruluk da olamaz. Bu nedenle eğitim sistemimizi mutlak bir doğruluk anlayışı üzerine kurmak bilginin doğasına, demokrasi ideallerimize terstir. Bütün bu temellendirmeler özünde felsefi temellendirmelerdir ve felsefenin bilgi felsefesi, bilim felsefesi, zihin felsefesi, eğitim felsefesi ve siyaset felsefesi gibi alanlarında ortaya çıkan tartışma ve gelişmelere dayanır.

Özetle, birçok alanda felsefenin etkisi dolaylı olarak görülse de aslında felsefe insan yaşamını ve sosyal kurumları doğrudan etkilemektedir. Felsefenin yukarıda belirttiğimiz etki ve öneminin yanı sıra, düşünsel ve entelektüel açıdan birçok işlevi vardır.

  1. Felsefe, Düşünce, İnanç ve Eylemlerimize Eleştirel Bir Bakış Sağlamaya Çalışır.

Felsefenin bu özelliğini daha iyi anlamak için eleştirel düşünmenin ne olduğunu biraz açmakta yarar var. Her tür akıl yürütme ve düşünme etkinliği belli amaç, kanıt, varsayım, inanç ve görüş noktasına dayanır, belli etki ve sonuçlar içerir. Eleştirel düşünme bu unsurların her birinin üzerinde ayrı ayrı ve titizlikle durarak bizim ve başkalarına ait olan sözlü veya yazılı olarak ileri sürülen görüş ve düşünceleri doğruluk, güvenirlik, geçerlilik ve mantıksal açıdan çözümlemeye tabi tutar.

Eleştirel düşünme bir görüş, düşünce veya akıl yürütmeyi ortaya çıktığı bağlam ve süreci de göz önünde bulundurarak yukarıdaki unsurlar açısından ele alır. Felsefi çözümleme de, eleştirel bakış açısıyla akıl yürütme ve düşünme etkinliğimizi eleştirel bir yöntemle çözümlemeye çalışır. Bunu yaparken bir düşüncenin olgu kanıtına mı, yoksa bir inanç, değer, duygu veya motiv kanıtına mı dayandığını ortaya çıkarmak gerekir. İleri sürülen düşüncenin bir önyargı, peşin hüküm veya ön-kabul içerip içermediğinin; yapılan akıl yürütmede bir tutarsızlık olup olmadığının; ileri sürülen yargının genelleştirilebilir olup olmadığının aydınlatılması gerekir. Bunun yanı sıra, düşünme ve akıl yürütme kavramlarla gerçekleştiği için eleştirel düşünme etkin bir kavramsal çözümlemeyi de içerir. Sokrates’ten itibaren felsefenin yerine getirdiği temel işlevlerden biri de kavram çözümlemesi yapmaktır. Adalet nedir? Güzel nedir? Tek tek güzellerle kavramı arasında ne gibi bir ilişki vardır?

Felsefeciler sadece günlük inanç ve kanaatlerimizle değil, çoğu kez farkında olmadığımız kanaat ve ön-kabullerimizin sorgulanmasıyla da ilgilenirler. Şu inancımızı ele alalım:

-Yarın güneş doğacak.

Şimdi yarın bir güneş tutulması olmayacağını varsayarsak, ‘’ Yarın Güneş Doğacak ‘’ gibi bir inancımızı nasıl temellendirebiliriz? Birisi ‘’Peki, yarın güneşin doğacağını nereden biliyorsun? ‘’ diye sorarsa, muhtemel yanıt şu olacaktır: ‘’ Çünkü her zaman böyle olmuştur.’’ İşte burada söz konusu inancımız temel bir ön kabul veya sanıya dayanmaktadır. Bir şey, örneğin bir doğa yasası, geçmişte nasıl oluyor idiyse gelecekte de aynı olacaktır. Fakat böyle bir düşünce kanıtlanmış bir oldu değil, bir ön-kabuldür.

İşte felsefenin bu yönüyle yapmaya çalıştığı da budur. Önyargı, peşin hüküm, kanaat, kişisel inanç ve ön kabullerimizin farkına varmamızı sağlamak. Bu neden önemlidir? Önemlidir çünkü, düşüncemizin bu unsurlarını ayırt etmedikçe bizim veya başkalarının ortaya koyduğu düşüncelerin değerini veya değersizliğini anlayamayız. Peşin hüküm, ön yargı, sanı ve ön-kabullerin farkına varmamak, bunların ve bunların sonuçlarının yol açtıklarının kölesi olmak demektir. Demek ki, gerçeğin bilgisine özgürce ulaşabilmenin ön koşulu, birçok düşüncenin dayandığı bu unsurların farkına varmak, sonra da onları eleştirel bir biçimde sorgulamak ve aydınlatmaya çalışmaktır. Eleştirel düşünen insan bir dizi entelektüel özelliğe veya erdeme sahiptir. Bunların başlıcaları şunlardır:

  • Enetelektüel alçakgönüllülük ya da tevazu, insanın bilgisinin sınırlı olduğunun bilincinde olmasını, bildiğinden daha fazlasını iddia etmemesini, önyargıya karşı ve doğuştan gelen ben-merkezliliğin onu yanıltma olasılığının olduğu konusunda duyarlı olmasını gerektirir.
  • Entelektüel özerklik
  • Entelektüel cesaret, kişinin negatif duygu beslediği veya duymak istemediği fikir, inanç ve bakış açılarıyla karşılaşma ve bunları dile getirme bilincine sahip olmasını ifade eder. Bizim için tehlikeli ve saçma olan bazı fikirleri kısmen de olsa doğru olarak kabul etmek durumunda kalabiliriz. Böyle durumlarda kendi inanç ve fikirlerimize karşı cesaretli olmamız gerekir.
  • Entelektüel empati, kendimizi başkalarının yerine koyarak onların görüş, düşünce ve akıl yürütmelerini daha iyi anlamamızı gerektir.
  • Entelektüel bütünlük, tutarlı düşünsel ölçütlere sahip olmayı, kendi düşünce ve eylemlerimizdeki tutarsızlıkları dürüstçe kabul etmeyi ifade eder.
  • Entelektüel sabır veya sebat, zorluklara, engellere veya hayal kırıklıklarına rağmen rasyonel ilkelere bağlı kalmayı ve daha derinden anlamak için sabırlı ve bilinçli olmayı gerektirir.
  • Akla güven, uzun veya kısa vadede akla dayanmanın herkesin yararına olacağına inanarak insanların kendi görüş ve düşüncelerini geliştirmeyi, tutarlı ve mantıklı düşünmeyi öğreneceklerine ve birbirlerini akılla ikna edebileceklerine inanmayı gerektirir.
  • Hakkaniyetlilik ise, kendimizin, yakınlarımızın veya toplumumuzun ilgisine, yararına ve duygularına bakmaksızın her akış açısına aynı şekilde yaklaşmayı ifade eder.
  1. Felsefe, Diğer Bilim Dallarının Sormadığı veya Soramadığı Birtakım Sorular Sorarak Dünyaya İlişkin Merak ve Hayret Duygumuzu Gidermeye Çalışır.

Felsefenin bir diğer amacı da, belli türden sorular sormak ve bunlara yanıtlar aramaya çalışmaktır demiştik; ancak bu sorular, günlük yaşamda karşılaştığımız türden sorulardan farklıdır. Örneğin, ‘’ Şu anda okulun dış kapısı açık mıdır?’’ türünden sorular basit gözlemlere dayanarak yanıtlanabilir. Felsefenin soruları bilimin sorularından farklıdır. ‘’ 25’in karekökü nedir? ‘’ ya da ‘’ Ay’ın Dünya’ya olan uzaklığı nedir? ‘’ gibi bilimin yanıtladığı soruları deneysel veya matematiksel prensiplere dayanarak yanıtlayabiliriz. Felsefe soruları daha çok genel sorulardır ve pratik faydadan uzaktırlar. 25 sayısının karekökünün 5 olduğunu, temek matematik bilgisine sahip olan birisi kolayca bilecektir. Ama felsefecinin sorduğu şu soruları düşünelim: Gerçekte sayılar ( rakamlar değil ) var mıdırlar? Varsa, bunlar ne tür varlıklardır? Başkalarının zihninde neler olup bittiğini kesin olarak bilebilir miyiz? İnsan davranışları önceki olay ve davranışlarca belirlenmiş midir? Eğer belirlenmişse özgürlük olabilir mi? İnsan için en yüce iyi nedir? Yaşamın amacı nedir? İdeal bir toplum düzeni ne olabilir?

Günlük yaşamda veya bilimde karşılaştığımız sorulara genel-geçer, doğru ve kanıtlanmış yöntemlerle yanıtlar bulmak mümkündür. Bu yöntemler, sadece söz konusu sorunun bağlı bulunduğu alana göre ( gözlem, deney veya mantıksal-formel kanıtlama olarak ) değişiklik gösterebilir. Fakat yukarıda kimi örneklerini sunduğumuz felsefi sorular böyle değildir. Bu sorulara genel-geçer yanıtlar bulmak oldukça zordur. Çünkü bu sorular ne doğrudan deneysel alana, ne de yalnızca formel ( biçimsel ) alana ilişkindir. Felsefi sorular felsefi yöntemlerle yanıtlanabilirler. Fakat bu soruların kolay yanıtlanabilir sorular olmadıkları da açıktır. Belki de bazı felsefi soruların hiçbir zaman yanıtı bulunamayacaktır. Ama bazen sırf soru sormak bile, belli bir yanıt bulmaktan daha da önemli olabilir.

  1. Felsefi Bakış, Varlığa ve İnsana Bütüncül Bir Bakış Sağlamaya Çalışır.

Felsefenin bütünleştirici özelliği onun diğer bilimlerde farklı sorular sorarak bunlara beklediği yanıtlarla ilişkilidir. Örneğin, insan için en yüce iyi nedir? Yaşamın amacı nedir? İdeal bir toplum düzeni ne olabilir? İnsanın evrendeki yeri nedir? İnsanın amacı nedir? Varlık türleri arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu sorular genele ve bütüne ait sorulardır. Bu nedenle parça parça bilgimizle değil, varlık ve insana bütüncül bir bakışla yanıtlanabilen sorulardır. Özellikle uzak doğu felsefeleri ile mistik ve tasavvufi akımlar gibi bazı felsefi yaklaşımlar ve ekoller varlık, insan ve evrene böyle bir bütüncül bakış açısı sunarlar.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here