PAYLAŞ

Louis Pasteur (1822-1895) Kimdir? Hayatı, Çalışma Alanları ve Eserleri Nelerdir?

Dericilik yaparak zar zor geçinen ailesinin içinde bulunduğu ekonomik güçlükler onun iyi bir eğitim almasına engel oldu. Napolyon’un ordusunda astsubay olan babası çılgın kumandanın düşmesiyle ordudan ayrılmıştı. Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunu olan Louis, kendisi ve kardeşleri için her türlü sıkıntıyı göze alan ailesini mahcup etmemek için büyük bir özveriyle çalışıyordu. Ancak, okulun gelecek vadeden öğrencileri arasında değildi. Sadece resme meraklıydı. İleride büyük bir bilim adamı olmasa da, belki Picasso gibi bir ressam olabilirdi. Çizdiği portreler üstün bir yeteneğin yetiştiğinin habercisiydi. Ancak Louis, 19 yaşında, sanatı bırakıp bilime yönelmeye karar verdiğinde, kendisi farkında olmasa da insanlık için büyük bir adım atmıştı.

Bilime ilgisini keşfettikten sonra ünlü eğitim enstitüsü Ecole Normale Superieure’in yolunu tutan Louis, kısa sürede hocalarının dikkatini çekmeyi başardı. Enstitüdeki kimya profesörünün asistanlığını yapmaya başlamıştı. Genç bilim adamı, gece gündüz demeden çalışıp tartarik asit kristalleri üzerindeki optik deneyler üzerine yoğunlaştı. Bir süre sonra laboratuardan bilim çevrelerinin dikkatini çeken buluşlarla çıkınca, dikkatleri üzerine çekmeye başladı. Çalışmaları Fransız Bilimler Akademisi’nde değerlendirildi. Bilim dünyasında tanınmaya başlayan Louis, bir yıl sonra Strasburg Üniversitesi’ne yardımcı profesör olarak girmiş ve rektörün kızına aşık olmuştu. Rektör’e bir mektup yazarak kızıyla evlenmek istediğini bildirdi. Bu arada mektubunda, beş parasız olduğunu da belirtmeyi ihmal etmemişti. Açık yürekliliği ve cesareti rektörü etkilemiş, olurunu almıştı. Böylece, Marie Laurent’le 1849’da yaşamını birleştirdi. Bu mutlu beraberlikten dört çocuk dünyaya gelecekti.

Louis, 1854’te Lille Fen Fakültesi’nde kimya profesörlüğüne getirildi. Hemen ardından, kurulmasını istediği araştırma laboratuarının yöneticiliğine atandı. Genç bilim adamı burada, tüm insanlığın yaşamını etkileyen buluşlara imza attı. Kristaller üzerindeki çalışmaları sayesinde ‘fermantasyon’u (mayalanma) açıklayan mikrop teorisini keşfetti. Organik maddelerdeki değişikliklerin gözle görülemeyen birtakım canlılar tarafından yapıldığını ispatladı. Şarap, bira, süt, meyve suyunun uzun süre bozulmadan saklanabilmelerini sağlayan ‘pastörizasyon’ yönteminin gelişmesini sağladı. Bugün süt ve şarap sektörleri yüksek cirolarını bir bakıma Pasteur’e borçlular.

İpekçiliği kurtardı

Fransız bilim adamı, aynı yıllarda tekstil sektörünü de kurtaracak bir işe imza atmış, dönemin lokomotif sektörlerinden ipekçiliği tehdit eden bir hastalığı ortadan kaldıran bir karışım geliştirmeyi başarmıştı. Böylelikle ipekçilik de güvenilir bir üretim teknolojisine kavuşmuş oluyordu. Onun bu gayretleri olmasa, ipekböcekçiliği bugünkü kadar gelişemeyecek ve belki de ipekten dokunmuş kıyafetler, çarşı pazarı süsleyemeyecekti.

Ancak Pasteur’ü bilimin öncüleri arasına yükselten bilimsel çalışmaları bundan sonra başlayacaktı. Pasteur, bakterilerin ya da mikropların var olduklarına inanıyordu. Bununla birlikte, tıp dünyası onunla aynı düşüncede değildi. 1800’lü yılların doktorları teorilerine hep karşı çıktılar. Çünkü o doktor değil, bir mikrobiyolog ve kimyagerdi. Tıpla ilgili çalışmalar ona mı kalmıştı! Lakin bilim Pasteur’ü haklı çıkardı. Mikrop teorisi, özellikle bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınması yolunda yeni araştırmalara imkan verdi. Şarbon, kangren, kan zehirlemesi, loğusa humması gibi hastalıklar üzerinde araştırmalarını derinleştiren Pasteur, asıl bilimsel buluşunu, insanlığı tehdit eden kuduza karşı aşı geliştirerek yapacaktı. 1883’te Kopenhag’daki tıp kongresinde kuduzla ilgili deneylerini ve bağışıklık teorisini açıkladı. Hayvanlar üzerindeki deneylerden olumlu sonuçlar alındı. Lakin aşının insanlarda işe yarayıp yaramayacağı bilinmiyordu.

İlk aşının yapılmasında tereddüt etti

O günlerde Joseph Meister adlı bir çocuk, kuduz bir köpek tarafından on beş yerinden ısırılınca, aşıları insanlar üzerinde denemenin vaktinin geldiğine karar verildi. Ancak Pasteur, daha önce insanda denenmemiş bu aşıyı zavallı çocuğun üzerinde denemek istemiyordu. Geriye kuduza karşı bilinen tek tedavi yöntemi; ısırılan yerin kızgın bir demirle dağlanması kalıyordu. Zaman daralıyordu. Mikroplar, ısırılan yerden beyne ulaştığında hiçbir yöntem çocuğu kurtarmaya yetmeyecekti. Pasteur’ün aşısı uygulanmazsa çocuk her halükarda ölecekti. Çocuğun annesinin feryatlarına ve meslektaşlarının ısrarına daha fazla direnemeyen Pasteur, sonunda aşıyı çocuğun vücuduna zerk ettirdi. Sonuç inanılmazdı. Çocuk ölmedi. Artık kuduza çare bulunmuştu. Bir yıl içinde yaklaşık 2 bin 500 kişi aşılarla tedavi edilmişti. Tüm dünya bu mucize aşıyı üretmek için seferber oldu. Napoli, Varşova, Aires, İstanbul, Harkov, Pauda, Palermo, Samara, Buenos, Moskova, Vilnada ve Tiflis’te Pasteur’ün yönetiminde kuduz aşısı üretim merkezleri açıldı.

Tevazuyu asla elden bırakmadı

İnsanlığın başına musallat olan bu illeti ortadan kaldırması ile elde ettiği üne rağmen, bir bilim adamına yaraşır bir vakurla, alçakgönüllülüğü hiç elden bırakmadı. Öyle ki Londra’da katıldığı uluslararası bir tıp kongresinin yapıldığı salona büyük alkışlar eşliğinde girdikten kısa bir süre sonra kürsüye davet edilince, konuşmasına asık bir yüzle başlamıştı. “Bu kadar alkış olduğuna göre galiba veliaht prens de bugün aramızda. Keşke dışarıda bekleseydik, gelişini izleyebilirdik.” deyince, oturum başkanı, “Hayır sayın Pasteur. Gelen sizsiniz. Herkesin takdir edip, ayakta alkışladığı sizsiniz.” şeklinde karşılık verecekti.

Kuduz virüsü ise ilk kez, ünlü bilim adamının ölümünden 67 yıl sonra, 1962’de görüntülenecekti. Pasteur, bu büyük düşmanını kendi gözleri ile görememiş, ama onu tarihten silmişti.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here