PAYLAŞ

Wilhelm Conrad Rontgen ( 1845-1923) Kimdir? Hayatı, Çalışma Alanları ve Eserleri Nelerdir?

Bir tüccarın tek çocuğu olan Wilhelm Conrad Röntgen, 27 Mart 1845’te Rhine’in küçük taşrası Lennep’te dünyaya geldi. Tarihçiler, diğer bilim adamları gibi onun da özel bir yeteneği olmadığını kaydeder. Küçük Wilhelm, sadece mekanik alet yapımına yatkındı. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda ve İsviçre’de geçen Wilhelm, 1862’de Utrecht Teknik Okulu’na başladı. Çizdiği bir karikatür, bu okuldan atılmasına neden oldu. Wilhelm, aslında başkasının karikatürünü çizmişti ama öğretmenlerinden birinin karikatürünü yaptığı iddia edilince kapı dışarı edildi. Geleceğin ünlü bilim adamı okuldan kovulduğu için, üniversiteye gidemiyordu. Bu kez Zürih’teki bir başka teknik okula giderek mühendis olmaya karar verdi. Fakat Alman fizikçi August Kundt’un yanında asistanlığa başlayınca, fiziğin çeşitli dallarını keşfedecek ve kendini fizik çalışmalara verecekti.

Uğradığı haksızlık karşısında bilime küsmeyen Wilhelm, 1865’te fizik okumak üzere Utrecht Üniversitesi’ne girdi. Ancak başarısız oldu. Hiç vakit kaybetmeden Zürih’teki Polyteknik okulunun sınavlarına girdi ve makine mühendisliği bölümünde okumaya başladı. Bir başka Alman fizikçi Rudolf Clausius’un derslerine ve Kundt’la laboratuvar çalışmalarına katıldı. Her iki bilim adamı da ondan etkilendiler. 1869’da Zürih Üniversitesi’nde doktora yaptı.

Bürokratik angaryaları hallettikten sonra laboratuvarına kapanan ünlü fizikçi, gazların özgül ısıları hakkındaki ilk yazısını 1870’te yayımladı. Quartzların elektriksel özellikleri, farklı sıvıların kırılma indislerinin basınç altında etkilenimleri, elektromanyetik etki altındaki polorize edilmiş ışığın değişimi, su ve diğer sıvıların sıcaklık ve sıkıştırılabilirlik fonksiyonları ve yağ damlacıklarının su üzerinde yayılışı gibi ilginç konularda araştırmalar yaptı. 1875’te Wurtemberg’de Hohenheim Tarım Yüksekokulu’na profesör olarak atandı. 1876’da Strasburg’a geri döndü ve 1879’da Giessen Üniversitesi Fizik Bölümü’nden gelen teklifi kabul ederek, orada çalışmaya başladı.

İlk önce karısının röntgenini çekti

Bilimsel çalışmalarına aralıksız devam eden Röntgen, 1895’te düşük basınçlı gazların içinden geçen elektrik akımı üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdı. Çoğu araştırmacı gibi, o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. Ancak Röntgen’in Cathode ışınları üzerine yaptığı araştırmalar yeni bir çeşit ışınımın keşfine yol açacaktı. ‘Crookes tüpü’ adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen anot ve katot deney düzeneği ile çalışıyordu. Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getiriyordu. O dönemde birçok bilim adamının laboratuarında bulunan Crookes tüpleri sadece boşlukta elektron transferi için kullanılıyordu. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının, cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı. Nihayet 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı. Işık geçirgenliğini anlayabilmek için de odayı kararttı. Ardından deneyi tekrarladı. Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı kağıtta bir parlama belirdi. Deneyi defalarca tekrarladı ve her seferinde aynı olayı gözlemledi. Işınların yolu üzerine konan değişik kalınlıktaki cisimlerin farklı geçirgenlik özelliklerine sahip olduğunu gördü. Baryum platin siyanür levhasından yayılan radyasyonun, şeffaf olmayan cisimlerin içinden geçebildiğini fark etmişti. Radyasyonun 15 mm. kalınlığındaki alüminyumdan, daha indirgenmiş yoğunlukta geçebildiğini gözlemledi. Röntgen, mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın keşfetmişti. Bu yeni ışına bilinmeyeni simgeleyen ‘X ışını’ ismini verdi. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. Daha sonra ‘Röntgen ışınları’ olarak anılacak bu ışınları, eşinin yardımıyla bir kez daha test etti. Anna Bertha Ludwig, elini ışınların üzerinde bir süre tuttu. Çok geçmeden elindeki kemiklerin ve parmağındaki yüzüğün gölgesinin palete düştüğünü gördü. Yumuşak dokudan geçebilen X ışınları kemikler tarafından emilerek kemiğin fotoğrafını görünür hale getirmişti. Tarihteki ilk röntgen filmi de böylece çekilmiş oluyordu. Daha sonra kemiğe saplanan bir kurşunun yerini röntgen sayesinde tespit etti. Röntgen’in karısının elinin filmini çekmesini takip eden seksen yıl içinde, konvansiyonel röntgen film tekniği çok fazla değişmeyecekti.

Eti delip geçen ışınlar Nobel ödülü getirdi

Röntgen, bu önemli keşfini 28 Aralık 1895 tarihinde resmi olarak duyurdu. Olayın fiziksel açıklaması ancak 1912’de yapılabildi. Buluş fizik ve tıp dünyasında büyük heyecan ile karşılandı. Çoğu bilim adamı, bu buluşu modern fiziğin başlangıcı olarak kabul edecekti. Çünkü bir maddeye X ışını verilerek maddenin atom yapısı kesinlikle tespit edilebiliyordu. X ışınlarının keşfi ile tıpta yeni bir dönem başladı. Ancak bu durumdan hoşnut olmayanlar da vardı. Röntgen, X ışınlarını bulmasından dolayı kıskanç, hazımsız bilim adamlarının saldırılarına uğradı. Daha sonra Max Von Laue ve öğrencileri bu ışınların, ışıkla aynı elektromanyetik yapıya sahip, fakat yüksek frekanslardaki salınımlarda farklı özellikler gösterdiğini keşfettiler. X-ışınları Aralık 1896’da ilk kez tedavi amacıyla kullanıldı. Ünlü fizik profesörü 1900’de Bavyera hükümetinin özel teklifini kabul etti. Hayatının sonuna kadar kalacağı bilim yuvasına, Münih Üniversite’sine gitti. Röntgen, 1901’de fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Mütevazi bilim adamı ödülün tüm gelirini Würzburg Üniversitesi’ne bağışladı. Hatta tüm insanlığın özgürce kullanabilmesi için X ışınının patent altına alınmasını kabul etmedi. Çünkü o birçok bilim adamının aksine bilimsel buluşların sonuçlarının tüm insanlığa ait olduğuna inanıyordu. Nitekim öyle de oldu. Röntgen’in kendi adını taşıyan buluşu sayesinde bilimin günlük yaşama uygulanması, tüm ulusların yararına oldu.

Röntgen, 19. yüzyıl sonlarına doğru savaş alanlarında da kullanılmaya başladı. Ne acıdır ki, bu mütevazi bilim adamı, 1923 yılında, I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı ekonomik çöküntü ortamında maddi sıkıntılar içinde Münih’te hayata gözlerini kapadı.

Alman fizikçi buluşuyla, tıbbi teşhis ve tedavi yöntemlerinde devrim yapmıştı. X ışınları bilim ve endüstri alanında son derece önemli çözümlerin kapılarını araladı. Wilhelm Conrad Röntgen’in adı bugün dünyanın bütün hastanelerinde yaşıyor. 1895’te X ışınını bulmasından kısa bir süre sonra bu güçlü ışınlar, tümör tedavisinde kullanılmaya başlandı. Geçen yüzyıldaki teknik ilerleme sayesinde tedavilerde büyük başarılar kazanıldı. Röntgen, X ışınlarını keşfettiğinde tıp teknolojisinin bugünkü kadar ilerleyebileceğini tahmin bile edemezdi. Ama onun yaktığı bu ışık sayesinde, bugün bir hasta X ışını yayan bir cihazın altından geçtiğinde tüm vücudu, radyoloji, ultrason, tomografi, MR, invivo gibi görüntüleme sistemleri tarafından didik didik ediliyor, sorunları ile ilgili tüm bilgilere ulaşılabiliyor.

Röntgen’in X ışınlarını keşfetmesinin ardından 19. yüzyılın sonuna gelinirken pek çok bilim adamı, artık fizikte gerçekleştirilecek bir yenilik kalmadığı inancındaydı. Oysa Röntgen’in keşfi tümüyle yeni bir fizik dalının ortaya çıkarılmasını tetikleyecekti. Röntgen’in X Işını’nı bulduğunu açıklamasının ardından, J.J. Thomson ve Ernest Rutherford gibi fizikçiler bu konuda çalışmaya başladılar. Ve X Işını’nın gazlar içinden geçerken çok sayıda artı ve eksi elektrik yüklü parçacık ortaya çıkmasına, yani iyonlaşmaya yol açtığını ve bu parçacıkları yeniden birleştirerek nötr atom oluşturduğunu keşfettiler. Rutherford ayrıca bu iyonların hızını ve birbirleriyle birleşerek yeniden gaz molekül oluşturma süresini belirlemeye yönelik bir yöntem icat etti. İyonlaşma gücü yüksek olan ama kolaylıkla soğurulabilen ışın türünü Alfa Işını, daha az iyonlaşmaya yol açan, ama girim gücü daha yüksek olan ışınları da Beta Işını olarak isimlendirdi. Rutherford üç yıl gibi kısa bir süre içinde fizikte Radyoaktiflik dalını ortaya çıkardı. Radyoaktifliğin, bir elementin atomlarının başka bir elementin atomlarına kendiliğinden dönüşme süreci olduğu sonucuna vardı. Rutherford 1911’de meşhur ‘Atom Modeli’ni geliştirecekti.

Yaralı Türk askerleri ve röntgen

X ışını teknolojisi, diğer buluşların aksine iki yıl sonra Türkiye’ye ulaşmıştı. Türkiye’deki ilk röntgen cihazı mütevazı imkanlarla Dr. Esad Feyzi tarafından Tıbbiye’de kuruldu. Bu cihaz, o yıl patlak veren Yunan savaşında yaralanan askerlerin rahatsızlıklarının teşhis ve tedavileri için kullanıldı. Dr. Esad Feyzi, Opr. Dr. Cemil Paşa ve Dr. Rıfat Osman öncülüğündeki hekimler, Yıldız Hastanesi’nde, bu teknik sayesinde yaralı erlerin vücutlarındaki kırık, çıkık ve mermi parçalarını tespit ettiler.

Dr. Esad Feyzi Bey, daha sonra X ışınlarının, radyoloji ders müfredatına girmesini sağladı. Cerrahi kliniği şefi Cemil (Topuzlu) Paşa’nın oluruyla Röntgen Işınları ile Muayene Şubesi’ni açtı. Geleceğin radyoloji uzmanlarını yetiştirdi. 1899’da klinik radyoloji uygulamalarını ve Yıldız Hastanesi’ndeki çalışmalarını kapsayan uzunca bir makaleyi Nevsal-i Afiyet’te yayınladı. Röntgen, çalışmalarını Şuâ’âtı ve Tatbikat-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi isimli 176 sayfalık kitapta topladı. Böylece Türkiye’nin ilk klinik radyoloji eseri yayınlanmış oldu.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here