PAYLAŞ

Yahudi Soykırımı ve Nürnberg Mahkemeleri Nedir? Yahudi Soykırımı Neden Oldu?

İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi rejimi tarafından Avrupalı Yahudilere uygulanan  soykırım, he rne kadar ara ara politik içerikli tartışmalara malzeme yapılarak inkar edilmeye ya da küçük bir hadiseymiş gibi geçiştirilmeye çalışılsa da,  tarihin en dramatik ve bir o kadar da utanç verici sayfalarından birini teşkil eder.

6 milyon dolayında Yahudi’nin akıl almaz yöntemlerle öldürüldüğü soykırım, geride, haklı olarak bu soykırımın travması ile yaşayan bir Yahudi toplumu, bu travmanın yarattığı sempati dalgasıyla kuruluşu kolaylaşan bir İsrail devleti, soykırımı kendi acımasız politikalarına şal olarak kullanan İsrail’i politikacılar ve İsrail’in bu acımasız politikalarına duydukları tepkiden dolayı soykırımın varlığını  inkar eden kitleler bıraktı. Tabii ki sebebi ya da sonucu ne olursa olsun, soykırım, başlı başına, insanı insan yapan değer  ve inançlardan uzaklaşılması durumunda, ‘’insanın insana neler yapılabileceğini’’ göstermesi açısından da bir ibret vesikası oldu. Yaşanan dramın özetine gelince; sapık bir ideolojinin takipçileri, hayal dünyalarında yarattıkları kendi ‘’ üstün ırkları ‘’ uğruna, diğer ırklar üzerinde mide bulandırıcı mühendislik faaliyetlerine girişmiş insanlık, kan gölünde boğulmuştu.

Gerçek şu ki Nazilerin soykırım vahşetinin kurbanı sadece Yahudiler değil, aynı zamanda Çingeneler, Polonyalılar, Slavlar, dindarlar, homoseksüeller, entelektüeller ve zihinsel özürlülere varıncaya kadar onlarca farklı etnik, dini veya sosyal grup olmuş, ama 6 milyona varan kurban veren Yahudiler, soykırımdan en büyük payı almıştı.

Hitler, Almanya’nın dizginlerini ele almasıyla birlikte, hastalıklı zihnindeki ‘’ üstün ırk ‘’ projesini hayata geçirmeye soyunmuş, buna da ırklarını en büyük tehdit olarak gördüğü Yahudilerle başlamıştı. 1933 yılında Yahudilerin haklarının azaltılmasıyla başlayan ilk adımı, önemli mevkilerden uzaklaştırılmaları, mal ve mülklerine el konulması, fişlenerek gettolarda toplu olarak yaşamaya zorlanmaları ve Hitlerin Yahudi sorununu tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen ‘’ nihai çözüm ‘’ politikası gereğince, toplama kamplarında toplanıp, akıl almaz yöntemlerle katledilmelerini takip etti.

Nazi gizli polisinin Yahudi memurları görevinden uzaklaştırmasının ardından, fiili saldırılar başlamış, 1 Nisan 1933’te başlayan boykotla birlikte Yahudi dükkanları yağmalanmış, yakılıp yıkılmış ve sahipleri darp edilmişti. 1935’te doktorluk, eczacılık, askerlik gibi mesleklerden men edilmişler, bunu 1935 Haziran’ında Berlin’deki Yahudi mağazalarının tahrip edildiği bir ayaklanma izlemişti. Ama işin sıradan bir faşist tepki olmadığını gösteren adım,  1935 Eylül’ünde çıkarılan Nürnberg Kanunları’yla atıldı. Nazı rejimi, bu kanunla ‘’ Ari ırktan olmayanlar alt sınıf insandır ve ari ırktan kişilerle evlenmeleri yasaktır ‘’ diyordu.  Hitler’in Nazi rejiminin gücünü sergileme açısından büyük bir fırsat gördüğü ve Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları esnasında Yahudilere dönük bir sistematik uygulamalar, hız kesse de,  1938’de tekrar hız kazandı.

5 Ocak 1938’de fişleme süreci başladı ve Yahudileri, Yahudi ad soyad taşımaya mecbur kılan yeni bir yasa çıktı. Naziler, kim Yahudi değil, görmek istiyordu. Bu arada Yahudilere yapılan sosyal yardımlar da kesildi. Yahudi öğrenciler farklı sınıflarda okutulmaya başlandı. Bu arada olabilecekleri sezinleyen bazı Yahudiler, ülkeyi terk etmeye başlamıştı ama kalan çoğunluk, işin ne kadar kötüye gidebileceğini tahmin bile edemiyordu. Aynı yıl içinde Yahudilere yönelik şiddet ve ayrımcılık, 1939’dan itibaren Hitler’in fitilini ateşlediği yeni bir dünya savaşıyla sistematik kıyıma dönüşecekti.

Gettolardan Toplama Kamplarına

Nazi rejimi, nihai çözüm adını verdikleri ve tüm Yahudilerin Almanya’dan temizlenmesini hedefleyen planları doğrultusunda yeni bir adım atarak, Almanya’daki tüm Yahudilerin, işgal ettikleri Polonya’daki gettolara yerleştirilmesine karar verdi. Sayıları mantar gibi artan Polonya gettolarında açlık, soğuk ve salgın hastalıkları, balık istifi gibi yaşayan Yahudileri kırmaya başlamıştı. Öyle ki, açlıktan ölenlerin cesedi günlerce kaldırımlarda yattığı halde, kimsenin başkasıyla ilgilenebilecek dermanı yoktu. Gettolar tam bir can pazarına dönüşmüştü. Ve ardından aşağılayıcı bir adım daha geldi ve 9 Ekim 1941’den itibaren bütün Yahudilere, yakalarında sarı renkli bir Davut yıldızı sembolü taşımaları zorunluluğu getirildi. Almanya’da kalanların evlerinin kapılarına ise ‘’ Burada bir Yahudi oturuyor ‘’ uyarıları asılmaya başlandı. 65 yaş üzerindeki Yahudilere de toplama kampı yolları görünmüştü. Bu arada Yahudi hastaların da tedavisine son verilmiş, medyaya bu uygulamalarla ilgili haber yasağı getirilmişti. Karartma uygulanıyordu. Sistematik kıyım için şartlar hazırdı.

Yahudiler için hazırlanan ilk ölüm kampı, Münih yakınlarındaki Dachau’da inşa edilmişti. Kamp, komünistler, sosyal demokratlar, pasifistler, solcular ve rejimin düşman olarak gördüğü aydınlar için hazırlanmıştı. Bu arada ‘’ kurşuna dizilme ‘’ yoluyla başlanan toplu kıyım, Nazileri tatmin etmemişti. Çok vakit alıyordu. Daha hızlı bir yol bulunmalıydı. Bulundu da ; ‘’ Gazlama Kamyonları’’! Bir başka yere transfer edileceği bahanesiyle kamyonlara yüklenen Yahudiler, aynı kamyondan çıkan egzoz gazının kamyonun içine basılmasıyla yolda zehirleniyorlardı. Bir sonraki adımda ari ırka ayak bağı olduğu düşünülen engelliler de kıyım kapsamına alındı. Onlar için sabit gaz odaları kurulmuştu. Bu arada başta Doktor Joseph Mengele olmak üzere Nazi rejimi adına çalışan doktorlar, tutuklular üzerinde akla hayale sığmayacak deneyler yapıyor, yeni öldürme yöntemleri geliştiriyorlardı. Söz gelimi tutuklular, yüksek ve düşük basınçlı odalara kapatılıyor, basıncın insan bedeni üzerinde etkileri araştırılıyor, buzlu suya sokularak ne kadar dayanabilecekleri ölçülüyor, bedenlerine yeni mikroplar enjekte ediliyor, anestezi yapılmaksızın ameliyat ediliyorlardı.

Fiziksel Antropoloji ve Gen Bilimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Mengele, 1943’te Ruslara karşı savaşıp yaralanınca, gönüllü olarak Auschwitz’e gelmişti. Kamptakiler tarafndan ‘’ Ölüm Meleği ‘’ olarak isimlendirilen Mengele, kampa gelenler arasından işine yarayacak kobayları seçiyor, özellikle de ikiz çocuklar üzerinde yaptığı deneyler, sapıklık sınırını bile aşıyordu. Kalıtımın etkisini ölçmek için ikizlerin kanını birbirine enjekte ederek verdikleri tepkileri ölçüyor, göz renginin kalıtsal özelliklerini incelemek için ikizlerin gözlerine farklı renklerde mürekkeplere enjekte ediyordu. Bir diğer ilgi alanıysa cücelerdi. Cücelerin genetik yapısını araştırmak isteyen Dr. Mengele, özellikle cüce kardeşler üzerinde yaptığı deneyler iki bin kişinin ölmesine neden olmuştu. Her ne kadar Nazilerin, bu araştırmaların tıp bilimi için yapıldığını savunsa da, herkes asıl amaçlarının ‘’ ari ırk ‘’ saplantılarına hizmet edecek sonuçlara ulaşmak olduğunu biliyordu.

Kamyon gazı basılan gaz odaları da istenen sürati sağlamayınca, dönemin en ölümcül maddesi Ziklon B gazının kullanıldığı devasa ölüm kapları hayata geçirildi. En meşhuru Polonya’daki Auschwitz-Birkenau olan toplama kampına sırasıyla Fransa, Almanya, Norveç, Litvanya, İtalya, Çekoslovakya, Estonya ve Avusturya’ya kadar yayılan 250 kadar ölüm kampı izledi.

Hayvan taşımakta kullanılan tren vagonları ile bu ölüm kamplarına taşınan Yahudiler, ‘’ Burada temizlenip kampa yerleştirileceksiniz ‘’ denilerek duş görünümlü odalara sokuluyor, kapının kapanmasıyla da içeri basılan gazla toplu halde öldürülüyorlardı. Etkisini 20 dakikada gösteren Ziklon gazından geride kalan kurbanlar, bu kez de özel olarak bu için hazırlanmış fırınlarda yakılıyorlardı. Zulüm bu kadarla da bitmiyordu. Kurbanların altın dişleri sökülüyor, saçları ve vücut yağları da farklı amaçlar için kullanılıyordu.

Bu arada Naziler, çalışabilecek durumda olan tutukluları, IG Farben, Krupp gibi şirketlerin, Auschwitz yakınlarındaki fabrikalarında çalıştırarak para da kazanmıştı. Çoğu çalışabilecek kadar şanslı değildi. Anneler ve çocukları gibi bilek gücünden yararlanılamayacak olanlar, kampa getirilir getirilmez ayıklanarak, doğrudan gaz odalarına gönderiliyordu. Kampın Kanada ismi verilen bölümünde kurbanlardan arta kalanlar toplanıyor ve Almanya’ya gönderiliyordu. Bu eşyalar arasında kıyafetler, ayakkabılar, bavullar, insan saçları, gözlükler, takma dişler, mücevherler, değerli kağıtlar gibi akla gelebilecek her şey mevcuttu. Öyle ki savaş sona erdiğinde kamplarda, Nazilerin Almanya’ya nakletmek için topladığı bir milyondan fazla giysi, 45 bin çift ayakkabı ve 7 ton insan saçı ele geçirilmişti.

Ne yazık ki dünya, toplama kampları cehenneminden çok geç haberdar oldu. Müttefikler ancak, İngiliz casus uçaklarının, yanan ceset yığınlarının da görüldüğü ilk fotoğrafları çekebilmesiyle, 31 Mayıs 1944’ten itibaren kampların varlığından ve olan bitenlerden haberdar olabilmiş, müdahalede gecikmişti. İlk müdahale 1944 Eylül’ünde olmuş, Amerikan uçakları, Auschwitz yakınlarındaki birkaç fabrikayı bombalamıştı. Oysa Naziler, savaşın son anlarına kadar soykırıma ara vermemişti. Müttefiklerin, en azından kamplara tutuklu taşımada kullanılan demiryollarını neden bombalamadığı halen bile tartışılır.

27 Ocak 1945’te General Pawel Kuratschkin komutasındaki Kızıl Ordu askerlerinin Auschwitz’e ulaşmasıyla, halen bu kan ve irine batmış kampta bulunan 6 bin dolayındaki esir, kurtarılır. Ama müttefik birliklerinin kamplarda rastladığı manzara tarif edilir gibi değildir. Her yer bir deri bir kemik kalmış insanlar ve üst üste istif edilmiş cesetlerle kaplıdır. Toplama kamplarındaki soykırım, Almanya’nın teslim olması ile sona erer. Nazi rejiminin üstün ırk sapıklığı, 5 milyon 700 bin masumun hayatına mal olmuş, geriye koskocaman bir dram kalmıştır.

Bu arada Dr. Mengele’ye ne oldu diye soracak olursanız, yaşadığı sürece yaptıklarının hesabını vermediğini söyleyebiliriz. Savaşın ardından Arjantin’e kaçmış, bir süre Paraguay ve Brezilya’da yaşamıştı. 1979 yılında yüzerken felç geçirdiği ve boğularak öldüğü söylendi. Yahudi Soykırımı sorumlularının takipçisi olan İsrail hükümeti, öldüğünden ikna olana kadar Mengele’nin peşini bırakmadı. 1992’de bulunan kemiklere yapılan DNA testleri buluntuların Mengele’ye ait olduğunu gösterdi.

Nürnberg Mahkemeleri

Savaş bitmişti ama Müttefiklerin soykırım sorumlularının peşini bırakmaya niyeti yoktu. Dünya hukuk tarihine Nurnberg Mahkemeleri olarak geçecek süreç, soykırım mimarı Nazileri cezalandırarak, hukuk literatürüne soykırım başlığını sokacaktı. Mahkemeler, soykırımın ilk adımı olarak bilinen Nürnberg Kanunları’na nazire yapılırcasına, Almanya’nın Nürnberg kentindeki Adalet Sarayı’nda yapıldı. 1945’ten 1946’ya kadar süren mahkemeler serisinin ilki ve en çok akıllarda yer edeni, savaş sonrası ele geçirilen 24 önde Nazi yetkilisinin Uluslararası Askeri Mahkeme önüne çıkarıldığı Büyük Savaş Suçları Davası olmuştu.

İngiliz Savaş Kabinesi, yakalanmaları halinde Nazi lider kadrosunun cezalandırılmasını savaş bitmeden önce karara bağlamıştı. Öyle ki İngiltere Başbakanı Winston Churchill, gerekirse özel bir ihanet yasası çıkartılmak suretiyle, sanıkların biran önce asılmasını savunmuş, bunun sürece gölge düşüreceğinden endişe eden Amerikalıların baskısıyla bu düşüncesinden vazgeçmişti. Ama kafasından idam geçiren sadece Churchill değildi. Daha savaş devam ederken yapılan Tahran Konferansı’ndaki bir akşam yemeğinde Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin, ciddi ciddi 50 ile 100 bin Alman subayının idam edilmesini teklif etmiş, bunu şaka sanan Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt de gülerek, ‘’ En fazla 49 bin kişiyi idam edebiliriz’’ diyerek karşılık vermişti. İlginçtir, aynı yemekte Churchill, ‘’ ülkeleri için savaşan askerlerin soğukkanlı bir şekilde idam edilmesine ‘’ taraftar olmadığını söylemiş, özellikle siyasi idamlara karşı olduğunu söylemişti. Bununla birlikte kendisinin kaleme aldığı Moskova Anlaşması’nda, savaş suçlularının, bizzat suçları işledikleri yerde yargılanması gerektiğini savunuyordu.

Daha parlak fikirleri olan da yok değildi. Sözgelimi Amerikan Hazine Bakanı Hery Morgenthau Jr. Kendi adıyla anılacak planla, Almanya’nın bütünüyle Nazilerden arındırılmasını ve Alman sanayisinin sıfırlanmasını teklif etmiş, hem Roosevelt hem de Churchill planı desteklemişti. Bu kez de Sovyetler, Nazilerin mahkemeye çıkarılmasını isteyince, plan hayata geçmedi.

Ardından Amerikan Savaş Bakanı Henry L. Stimson, ‘’ Avrupalı Savaş Suçlularının Yargılanması ‘’ planıyla ortaya çıktı. Roosevelt’in ölmesinin ardından başkan olan Henry S. Truman da Nazilerin, yargıya hesap vermesinden yana ağırlığını koydu. Sovyetler, yargılamaların Berlin’de yapılmasını istiyordu, ama şehir nerdeyse harap olmuştu. Bunun üzerine Amerikan işgal bölgesi içinde kalan, fazla zarar görmemiş  ve aynı zamanda içinde hapishane de bulunduran bir adalet sarayı olan Nürnberg seçildi. Yahudi soykırımının kilometre taşlarından Nürnberg Kanunu’na adını verdiği için, Nazilerin bu şehirde yargılanmasının sembolik bir önemi olacaktı. Üç savaş galibinin yaptığı uzun görüşmeler sonucunda Nazilere Nürnberg yolu göründü.

Nazi sanıkları yargılayacak mahkemenin yasal dayanağı, mahkemeyi ‘’ Avrupa Mihver devletlerinin büyük savaş suçlularının yargılanması’’ ile sınırlayan ve 8 Ağustos 1945’te kabul edilen Londra Beyannamesi ile sağlamıştı. Mahkemelerin oluşturulması için gereken yasal dayanaksa, Almanya’nın teslim belgesiydi. Nazileri yargılayan Amerika, İngiltere, Rusya ve jest olarak yargı sürecine dahil edilen Fransa, bu belgeyle, Almanya’nın siyasi otoritesinin, savaş yasaları ile uluslararası yasaların ihlallerini savunuyordu. Nürnberg Mahkemeleri, savaş yasaları ile sınırlandığından, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1 Eylül 1939’dan önceki suçları ele almamıştı.

Nürnberg Mahkemesi’nin Aldığı Kararlar Nelerdir?

Önde gelen 22 savaş suçlusu sanığının yargılandığı Uluslararası Askeri Mahkeme’de aynı zamanda Schutzsaffel, Sicherheitsdienst, Gestapo, Sturmabteilung ve Alman Ordusu Yüksek Kumandası da kurum olarak mahkeme edildi. Sanıklardan 12’sinin asılarak idamına karar verildi. Bu esnada Fransız yargıçlar, suçluların asker olmalarında hareketle kurşuna dizilmelerini önerse de, diğer yargıçlar, Nazi subaylarının askere yakışmayan suçlar işlediğini savunarak, askerler açısından daha onurlu olduğu kabul edilen kurşuna dizilme teklifini reddetti. Hapis cezası olan Naziler, Berlin’deki Spandau Hapishanesi’ne nakledilirken, idama mahkum olanların cezaları 16 Ekim 1946’da infaz edildi.

Hangi davranışların savaş suçu olduğu, mahkemelerin sonunda şekillenen Nürnberg Prensipleri belgesinde tanımlandı. Toplama kamplarında akıl almaz deneyler yapan Alman doktorların yargılandığı Doktorlar Davası’nın sonucunda, gelecekte insanlar üzerinde yapılacak tıbbi deneylerin sınırlarını çizen Nürnberg Kodu ortaya çıktı. Nürnberg Mahkemeleri’nin, Uluslararası Ceza Hukuku’nun geliştirilmesinde büyük bir etkisi olmuştur. Uluslararası Hukuk Komisyonu, Birleşmiş milletler Genel Kurulu’nun çağrısıyla hareket ederek, 1950 yılında ‘’Nürnberg Mahkemeleri’nde ve Mahkemenin Yargılarında  Kabul Edilen Uluslararası Hukukun Prensipleri ‘’ isimli bir rapor hazırlamıştır.

Nürnberg Mahkemeleri ayrıca, kalıcı bir uluslararası ceza mahkemesinin oluşturulmasına yönelik teklifler üzerinde de etkili olmuş, sonradan Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından hazırlanan Uluslararası Suçlar Tüzüğü’nün ortaya çıkmasında da rol almıştır.

Mahkemeler, halen yürürlükte olan; Soykırım Konvansiyonu(1948) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ( 1948), Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçların Sınırlandırılması Anlaşmasının Kaldırılması Konvansiyonu ( 1968) ve Hukuk e Savaş Halleri Cenevre Konvansiyonu (1949) hazırlanmasında da ilham kaynağı olmuştur. Bununla birlikte ‘’ Dünya barışına karşı işlenen suçlar ‘’ ifadesi de ilk kez Nürnberg’de kullanılmıştı. Öte yandan, birçok kişi tarafından ‘’ adalet yerini buldu ‘’ hissiyle karşılanan mahkemelerin yasal dayanağı, bugün bile tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Sanıkların temziye başvurmasına veya yargıçların seçilmesine müdahil olmalarına izin verilmemiştir. Bazı hukukçular, yargıçların savaşı kazananlar tarafından atandığı için mahkemenin tarafsız olmadığını savunur. Mahkemeye yöneltilen bir eleştiri de ‘’ Bir eylemin cezalandırılması için, söz konusu eylemin suç olduğunun, eylemin gerçekleşmesinden önce yasayla belirtilmiş olması gerekir’’ şeklindeki hukuk prensibinin çiğnediği ve yargılamayı galiplerin ortaya attığı ‘’ insanlığa karşı suç ‘’ kavramına dayandırdığı şeklindedir. Ayrıca mahkeme, yalnızca savaşın galipleri arasında yapılan uluslararası bir sözleşmeye dayandığı için kimi çevrelerce ‘’ kazanan adaleti ‘’ olarak da yorumlanır.

Mahkemenin hukukiliğini tartışanlar, aynı zamanda ‘’ Naziler tarihin en büyük katliamlarına imza attılar. Ve bunu hayatlarıyla ödediler. Peki o halde sivillerin üzerine atom bombası atanlar ne olacak? Sorusunu da sormuşlardır. Bu arada mahkeme esnasında üstlerine karşı tanıklık yapan Nazilerden bazılarının da serbest bırakılması da, hukuku yaralayan unsurlardan biri olmuştu.

Nürnberg Mahkemeleri kendisine yöneltilen eleştirileri hak ediyor mu, bu halen tartışmaya açık. Ama tartışılması gereken bir şey var; o da yıllar sonra İsrail Cumhurbaşkanı Moshe Katsav’ın da dediği gibi, ‘’ Yahudi soykırımı, sadece Yahudi halkının yaşadığı bir trajedi değil, aynı zamanda insanlığın da bir bütün olarak çöküşüdür.’’

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here