İşsizlik Nedir ? İşsizlik Oranı Nasıl Ölçülür ?  İşsizliğin Tanımı Nedir ?

Ekonomide her şey dönüp dolaşıp işsizliğe gelir. Uzmanlar ve politikacılar dikkatini ülkenin gayrifsafi yurtiçi hasılasına, enflasyonuna, faiz oranlarına ve servetine verse de, insanların iş sahibi olup olmadığı gibi basit soru hala çok temeldir. Tüm dünyadaki politikacıların ilk vaatlerinden biri tam istihdamdır. Elbette verdikleri bu sözü ne kadar yerine getirebildikleri değişir.

Hükümetlerin işsizlikle mücadelesi anlaşılabilir bir durumdur. İnsanlar işlerini kaybedince büyük bir travma yaşarlar. Fakat serbest piyasayı bu kadar dinamik yapan, şirketlerin işe alımlarda ve işten çıkarmalarda esnek davranabilmesidir. Eğer bir emlakçı işlerin kötü gittiğini fark ederse, pazarlama ve ofis maliyetini düşürerek harcamalardan kısmaya çalışabilir. Fakat çalışanları işten çıkararak daha fazla tasarruf edecektir. Bu iki etkenin ilişkisi, yani hükümetin olabildiğince çok insanı istihdam ettirmeye çalışması ve şirketlerin hayatta kalma ihtiyacı, sırf emek piyasasının değil aynı zamanda ekonominin tümünün kaderini belirler.

İki Emek Piyasasının Hikayesi

Avrupa ve Amerika’daki deneyimleri karşılaştıralım. Avrupa’nın büyük bir kısmında emek piyasası kanunları, şirketlerin işten çıkarma yetkilerine sınırlandırma getirir ve asgari ücreti zorunlu koşar. Fakat Amerikalı iktisatçı Thomas Sowell’in Temel Ekonomi eserinde ortaya koyduğu gibi ‘’ iş güvencesi kanunları çalışanların işlerini korur fakat ekonominin tamamının esnekliğini ve verimini azaltır. Bu yüzden de diğer işçiler için iş yaratılmasını engeller.’’ Bu sebeple, Avrupa, emek piyasasının oldukça esnek olduğu Amerika’ya göre oldukça yavaş istihdam yaratır.

İşsizliğin Tanımı

En genel anlamıyla işsizlik, iş sahibi olmama durumudur. Fakat iktisatçılar için bu yetersiz bir tanımdır. İki iş arasında birkaç hafta işsiz kalan geçici ofis çalışanı ( geçici işsizlik ) ile sanayi artık denizaşırı ülkelere taşındığından becerilerini kullanmayacak olan fabrika teknisyeni arasında büyük bir fark vardır. İlki kısa sürede yeni bir iş bulup özel sektörün ekonomik verimine katkıda bulunur; ikincisinin ise devlet desteğiyle uzun bir süre yeniden eğitim alması gerekir.

Farklı durumlar arasında ayrım yapabilmek için, iktisatçılar çeşitli işsizlik kategorileri sunar. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre işsizlik, işsiz olup da aktif olarak emek piyasasının geri dönmeye çalışma durumu olarak tanımlar. Amerika’da bu tanıma uyan işçiler, 2013’de yüzde 7.4’übuluyordu. bu yüzden, İngiltere’de 7,5; Avrupa Birliği’nde ise 10,9 idi. Uzun süredir işsiz olanlar ise ayrı bir kategori oluşturur. Bu grubun yüzdesi daha büyüktür çünkü öğrenciler, emekliler, anneler ve çalışamayacak kadar hasta ve engelli olanlar da bu kategori içindedir. İktisatçılar ayrıca, çalışanların yaş gruplarını da haklı olarak karşılaştırır. Yapılan araştırmalar ergenlikte ve yirmili yaşlarda uzun süre işsiz kalanların ileride uzun süreli veya daimi işsizliğe düşme ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.

İşsizlik Oranı Nasıl Ölçülür ?

İşsizlik iki şekilde ölçülür. İlki, işsizlik maaşı alanların sayılmasıdır. Buradaki sorun, işsiz kalan ve iş arayan insanların hepsinin bu maaşa başvurmamasıdır. Belki gururdan, belki de umursamazlıktan, belki de bu maaş için hak sahibi olduklarını bilmemelerinden dolayı insanlar işsizlik maaşına başvurmayabilir. Modern ve daha kapsamlı ölçme yolu, nüfusun temsili bir kısmını (İngiltere’de bu, he rçeşit geçmişe sahip 60 bin insandan oluşur) ve o anki çalışma koşullarını araştırmaktan geçer.

İşsizlik seviyeleri gelgitler yaşar. Büyük Buıhran zamanında, Amerika’da yüzde 25’i bulmuştur. Fakat işsizlik oranı asla sıfır olmaz. Aslında hükümetlerin tüm iyi niyetli işsizlikle mücadele adına çabalarına rağmen dolu dizgin büyüyen bir ekonomide bile bu oran çalışan nüfusun yüzde 4’ünün altına nadiren iner.

Pratikte tam istihdam imkansızdır, çünkü yeteri kadar iş olsa bile insanların kendilerine uygun işi bulmaları zaman alır hem de ekonomi geliştikçe ve teknoloji ilerledikçe bazı işçiler belli işleri yapabilmek için gereken becerilerden yoksun kalacaktır. Genelde, işsizlik, olabileceğinin üstündedir zira asgari ücret yasaları veya sendikaların maaşları belirleme gücü, şirketlerin daha ucuza daha çok işçi çalıştırmasını engeller. Aynı şekilde işsizlik maaşının varlığı, bazı insanları yeni iş aramak yerine işsiz kalmaya itebilir. Bu da iktisatçıların ‘’ doğal işsizlik oranı’’ yani uzun vadeli ortalama işsizlik oranı olarak adlandırdığı olguyu ortaya çıkarır.

En meşhur İngiliz iktisatçılarından A.W. Philips, işsizlik seviyesi ve enflasyon arasında tekinsiz ilişki tespit eder. Eğer işsizlik belli bir seviyenin altına inerse, maaşları ve böylece enflasyonu yukarıya iter çünkü şirketler çalışanları ellerinde tutabilmek için fazladan maaş ödemeye hazır olurlar. Yüksek işsizlik durumunda bunun zıttı olur ve enflasyon aşağıya itilir. Ekonomideki tabiriyle enflasyon ve işsizlik arasında negatif korelasyon vardır. Philips’in kuramı ekonomideki en uzun soluklu modellerden birine hayat verir: Philips Eğrisi. Bu eğri yukarıda bahsedilen negatif korelasyonu gösterir. Mesela işsizliği yüzde 4’e tutmak istiyorsanız, yüzde 6’lık enflasyona razı olmanız gerekir. Eğer enflasyonu yüzde 2’de tutacaksanız, yüzde 7’lik işsizlik seviyesini kabul edeceksiniz.

Meşhur iktisatçı Milton Friedman’la beraber Edmund Phelps, bu fikri bir adım daha ileri taşır ve ‘’ enflasyonu hızlandırmayan işsizlik oranı’’ (NAIRU) kuramını geliştirir. Bu kurama göre, politikacılar Philips Eğrisi’ni kullanarak kısa vadede işsizliği aşağıya çekmeye çalışsalar da, eninde sonunda işsizlik doğal oranına ulaşacaktır. ( Bu sırada faiz oranlarını düşürerek ekonomiyi geliştirme çabaları ekstra çabalara ekstra enflasyon yaratacaktır ama bu başka bir tartışma konusudur.)

Politikacılar hala insanlara gerçekçi olmayan yüksek istihdam sözleri vermeye devam ediyor. Fakat iktisatçılar iç karartıcı bir cevap vererek tam istihdamın pratikte imkansız olduğunu hatırlatıyor.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here