Merkez Bankaları ve Faiz Oranları Nasıl Çalışır ? Özellikleri Nelerdir ?

William McChesney Martin’e göre bir merkez bankasının görevi ‘’tam parti havaya girmeye başlamışken, içkiyi ortadan kaldırmaktır.’’ Amerikan Merkez Bankası’nın efsanevi başkanına göre ülkenin para politikasından sorumlu kişinin görevi ekonominin fazla ısınmasını veya buhrana girmesini önlemektir.

Ekonomi büyüyüp işletmeler rekor kar elde ederken, enflasyonun kontrolden çıkma ihitmali vardır. Böyle durumlarda zarafetle partiyi sonlandırmak, genelde faiz oranlarını yükselterek merkez bankasının sevimsiz görevlerinden biridir. Eğer her şey kötüye gider de ekonomi batağa saplanırsa, merkez bankasının görevi, faiz oranlarını tekrar düşürerek ekonominin akşamdan kalma halini gidermektir. Eğer bunun zor olduğunu düşünüyorsanız, bir de hiçbir merkez bankasının, belli bir anda, ekonominin ne kadar hızlı büyüdüğünü tam olarak bilemeyeceğini göz önünde bulundurun.

Merkez Bankaları Nasıl Çalışır ?

Sorun, merkez bankalarının karar almak için kullandıkları istatistiklerin, yayınladıkları zamana kadar çok değişmiş olmasıdır. Dünya da en hızlı yayınlanan veri olan enflasyon rakamları bile geçen ayın rakamlarıdır. Daha da önemlisi, belli değişimlerin ekonomide istatiksel olarak kendini hissettirmesi için belli bir süre geçmelidir (mesela petrol ve metal fiyatlarının tüketici fiyatlarını etkilemesi haftalar, hatta aylar alır.) Merkez bankaları, ekonomiyi ön camdan bakarak değil de dikiz aynasına bakarak yönlendirir.

Kendine ait bir para birimi ve vergi toplayabilen bir hükümeti olan neredeyse her ülkenin bir merkez bankası vardır. Çoğunlukla FED diye andığı Amerikan Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası, oldukça saygın İsviçre Ulusal Bankası ve yenilikçi Yeni Zelanda Merkez Bankası gibi pek çok öernek vardır. Avrupa Merkez Bankası da Avrupa Birliği’nde Euro kullanan tüm ülkelerin faiz oranlarını belirler.

Pek çok merkez bankası politikadan bağımsız hareket eder. Fakat başlarındaki isimler, politikacılar tarafından atanır. Halk tarafından seçilmemiş bu insanların hesap verebilirliğini sağlamak için onlara belli bir hedef kriter verilir. Bu kriter, İngiltere ve Euro bölgesindeki gibi hayli spesifik (tüketici fiyat endeksi enflasyon hedefi yüzde 2) olabileceği gibi Amerika’daki gibi daha geniş (büyüme ve refahı sağlama almak) bir hedef de olabilir.

Faiz Oranları Ekonomiyi Nasıl Şekillendirir ?

Hedefler zaman içinde değişir. 1980’lerde parasalcılık revaçtayken, bazı merkez bankaları para arzındaki büyümeyi belli bir sınırda tutmaya çalıştı. Bugünlerde çoğu merkez bankası enflasyonu kontrol altına almakla ilgilenir. İki türlü de, ekonomiyi etkilemek için merkez bankalarının elindeki en temel araç faiz oranlarıdır.

Düşük faiz oranları genelde hızla büyüyen bir ekonomi ve olası yüksek enflasyon sonucu anlamına gelir, çünkü tasarruf çok karlı değildir. Bu durumda borçlanmak ve harcamak daha çekici opsiyonlardır. Yüksek faiz oranlarında ise durum bunun tersidir.

Genelde, çoğu merkez bankası faiz için baz bir oran belirler. Özel bankalar da kendi faiz oranlarını bu baza göre ayarlar. Merkez bankası yöneticileri bu oranı piyasaya dikte etmek için çeşitli araçlar kullanırlar. Önce oranı değiştirdiklerinin haberini verirler ve özel bankalar da bunu takiben kendi mortgage, borç ve tasarruf faizi oranlarını değiştirir. İkinci olarak, açık piyasa işlemleri kullanırlar, yani tahvil piyasalarını etkileyebilmek için hükümetler bonoları alıp satarlar. Üçüncüsü, tam ticari bankaların fonlarının bir kısmını merkez bankasının kasalarında depolama zorunluluğun kullanırlar. Merkez bankaları, sakladıkları bu rezervler için verdikleri faizi değiştirebilir veya bankalardan, daha fazla ya da az rezerv tutmalarını isteyerek, müşterilerine ne kadar kredi kullandırabileceklerini etkileyebilir. Bu da faiz oranını etkiler.

Tüketici için bu araçların çoğu görünmezdir; önemli olan, bunların yarattığı zincirleme reaksiyondur. Ülke çapında bankalar, borçlanma masraflarını değiştirmeye başlar. Araçların vasıfları sadece, aralarından biri arıza verirse, mesela para piyasaları doğu işlenmezse önem kazanır.

Bankalar her ay veya iki ayda bir faiz oranı kararı verse de yüzlerce çalışan sürekli piyasadaki borçlanma oranlarını izler ve uyguladıkları reçetenin işe yarayıp yaramadığını gözlemler. 2000’lerin sonundaki finansal krizde, dünyanın farklı yerlerindeki merkez bankaları ekonomiye ekstra para aktarmak için çeşitli yeni yollar tasarlamak zorunda kalır.

Fakat faiz oranlarından etkilenen tek şey enflasyon değildir. Yüksek faiz oranları genelde ülkenin kurunu güçlendirir ve yabancı yatırımcılar fonlarını o kuru satın almak için kullanır. Bunun dezavantajı, güçlü bir kurun, ülkenin yurtdışına yaptığı ihracatları alıcılar için daha pahalı hale getirmesidir.

Finansal Sisteme Destek

Merkez bankasının görevi sadece faiz oranlarını kontrol etmek değil aynı zamanda daha genel bir perspektifte, bir ekonominin finansal sisteminin iyi durumda olup olmadığını kontrol etmektedir. Bu yüzden ekonominin çalkantıda olduğu zamanlarda son kredi merci görevini üstlenirler. Mesela Wall Street ve New York’ta her şey normalken buna ihtiyaç duymazlar, çünkü bankalar kendi aralarında daha ucuza borç alabilir. Ama kimi zamanlarda, merkez bankasının, acil durum borç vereni olarak rolü hayati önem taşır.

2008 finansal krizin önemli etkilerinden biri de, batan bankaları kurtarmak için, merkez bankalarının, son kredi merci rolünü arttırmak oldu. Yıllar süren geleneği bozan Amerikan Merkez Bankası, serbest yatırım fonlarına doğrudan borç verdi çünkü hükümet dışında hiç kimse borç verecek durumda değildir. Ayrıca varlıkları satın alarak veya parasal gevşeme diye adlandırılan bir süreçle ekonomiye nakit aktarıldı.

Fakat unutulmamalı ki ekonomide, ne müşterilere ne de bankalara bedava eğle yemeği vardır. Bu bonkörlük ileriye dönük daha katı düzenlemelerle birlikte gelmiştir. Faiz oranları, merkez bankaları için önemli bir araç olmaya devam edecek, fakat finansal sistemi izleme ve düzenleme güçleri de giderek artıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here