Tekfur Sarayı Nerede, Nasıl Gidilir, Tarihi ve Hakkında Diğer Bilgiler

Tekfur Sarayı, kendi başına bir saray değil. Blaherna adıyla tanıdığımız, 5. Yüzyıldan itibaren pavyonlar halinde gelişen bir saray kompleksine eklenen son pavyonlardan biridir. Bizans kaynakları buraya Porphyrogennetos Sarayı adıı verirler. Mor odada doğmuş olan veliaht prens için kullanılan bu unvanın neden Tekfur Sarayı’na layık görüldüğü bilinmez. Ayrıca, Constantinos Sarayı ya da Palatium Impreatoris gibi isimler de farklı dönemlerde, çeşitli kayıtlarda kullanılmış.

Tam olarak ispatlanmış olmasa da, bu pavyonun I. Manuel Komnenos’un karısı Berthavon Sulzbach tarafından yaptırıldığı yönünde inandırıcı görüş var. Saray, Bizans dönemi boyunca, biri Latin istilası sonrasında olmak üzere iki büyük onarımdan geçti ve kentin yönetsel merkezi haline geldi.

Pavyonun asıl önemi, dünyada ayakta kalmış, bu kadar iyi korunabilmiş tek Bizans sarayı parçası oluşu. Bir şeyleri korumanın en güzel yolu onu yeniden işlevlendirmektir herhalde. Osmanlı’nın bu yöndeki ataklığı ortada. Daha Bizans döneminde kullanılmayı harabe halinde terk edilen eski kiliselerin bile ‘’ şenlendirildiği ‘’ kaydeder Semavi Eyice. Harabeleri yeniden can vermek bir sevap işidir Osmanlı anlayışında. Harabeler her zaman uğursuzluğun, kargışın kaynağı olarak görülür.

Biri bodrum olan üç katlı binanın Osmanlı çağlarında nasıl kullanıldığına dair çok fazla bilgi sahibi değiliz. Yalnızca halk arasında buranın genelev olarak kullanıldığı yönünde iddia, sanıyorum 18. Yüzyılda burada kurulan çini ve seramik ‘’ Karhane ‘’ sinden esinleniyor. Bu yüzyılda yapılan III. Ahmet Çeşmesi’nin cephesini süsleyen nefis çiniler ve Ferruh Kethüda Camii’nin süslemelerindeki çiniler Tekfur Sarayı imalathanesinde üretilmiş. Bir dönem burada şişe imalatının yapıldığına dair kayıtlar var. Bir süre hayvanat bahçesi ya da fil ahırı olarak kullanıldığını da biliyoruz. Üzerinde uzlaşma sağlanmış başka bir görüş, 19. Yüzyılda, Tekfur Sarayı’nın Yahudihane, yani bir cins Musevi darülacezesi olarak kullanıldığıdır. 1864 yangınına kadar bu sosyal konut kimliğini korumuş, ondan sonra da harabe halinde terk edilmiş.

Üç katlı saray pavyonunun örtü sisteminin çift eğilimli ahşap çatı olduğu düşünülür. Taş ve tuğla karışımı duvar örgüsü ve bu malzemelerle yapılan süsleme 12. Yüzyıldan sonra Bizans’ta ve Balkanlar’da çok yaygın kullanılmıştı. Estetik değerinin yanı sıra bu örme tekniğinin depreme karşı esneklik kazandırdığı da düşünülür. Giriş katı tonozlarla kapalı olup, diğer katlar ahşap ve kiremit döşemeyle birbirinden ayrılır. Yaygın bir iddiaya göre ünlü Kaşıkçı Elması burada bulunmuş. Uzmanlar bu iddiayı çok saçma bulmaz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here