Yerebatan Sarnıcı Hakkında Bilgi. Yerebatan Sarnıcı’nın Tarihi, Mimari Yapısı Ve Ulaşım

Ayasofya’nın ana girişine sırtımızı döndüğümüz zaman hemen sağdaki tramvay yolunu geçince küçük bir park görürüz. Parkın köşesinde, büfeyi andıran bir girişten bilet alıp Yerebatan Sarnıcı’nı ziyaret edeceksiniz. Bu mütevazi giriş, içerde göreceğiniz manzaraya dair hiçbir şekilde ipucu olmayacaktır.

Asıl adı Bazilika Sarnıcı olan bu nefes kesici yapıya Osmanlı insanının Yerebatan Sarayı adını takmış olması, yapının kendisi kadar dokunaklı geliyor bana. Gerçekten de bir saray kadar azametli olan bina sanki doğal bir afet sonrası yerin dibine batıvermiş. Roma’nın gerek siyasal alanlarda gerekse de sanatta gayet pragmatik olduğu söylenir. En azından Roma’da törensel ya da anıtsal olmayan yapılara çok da önem verilmediği gibi bir inanç var. Ancak bu inancı sarsmak için en güzel örnek Yerebatan Sarnıcı olsa gerek, çünkü teşhir edilmeyen, yabancı elçilere, farklı din mensuplarına, tebaaya gösteriş aracı olarak kullanılmayan, bütünüyle işlevsizliğin ön planda olduğu bir binanın bile bizi böyle etkilemesi Roma mimari geleneğinin ne denli olduğunu gösterir.

Yerebatan Sarnıcı Neden Yapılmıştır ?

Gerek tarihsel gerekse de çağımız İstanbul’unun örgütlenmesindeki temel unsurların başında su gelir. Su olmadığı anda kent çöker, sefil bir hale düşer. Roma İmparatorluğu su teknolojisi konusundan emsalsiz kabul edilir. İstanbul, bir Roma kenti haline geldiği zaman bu anlamda ihya edilmiş, su ihtiyacının eksiksiz karşılanması için köklü önlemler alınmıştı. Tarihsel yerleşim bölgelerinin her yerine dağıtılmış onca sarnıcın varlığı, söylediğimi desteklemeye yeter sanırım. Bu dönemde yapılan iki su kemerinden biri, Unkapanı’nda gördüğümüz Bozdoğan Kemeri’dir. Özgün haliyle yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki bu narin yapının, İmparator Valens döneminde inşa edilmiş olduğu kabul edilir. Yine İustinianus döneminde 110 metre uzunluğunda başka bir kemer daha vardır ki, bu da Belgrad Ormanı’ndan getirilen suyun kent merkezlerine taşınması için kullanılıyordu. Kent içine getirilen su, burada bulunan ve birer tevzi merkezi gibi işlev gören sarnıçlara dolduruluyordu. Günümüze kalan sarnıçlar arasında en büyüğü olan Yerebatan Sarnıcı, yaklaşık 80.000 metreküp su alabiliyordu. Bu miktar sarayın ve Ayasofya’da dini hizmet veren ruhban sınıfın su ihtiyacını sorunsuzca karşılayabilmesi için yeterli bir rezervdi.

yerebatan-sarnici-tarihiYerebatan Sarnıcı’nın Tarihi

Yerebatan Sarnıcı’na Bazilika Sarnıcı denilmesinin nedeni, büyük olasılıkla, 4. Yüzyılda burada bir bazilika bulunmasıydı. Bazilika, Roma İmparatorluğu’nda bütün resmi dairelerin, ticaret mahkemelerinin, hatta bazı sanat kurumlarının da bulunduğu binalara verilen bir isimdi.

Sarnıç, Ayasofya’nın inşasından bir süre önce, İustinianus tarafından yaptırıldı. Yapının Roma çağı ile ilgili, günümüze Prokopius’un yazdığı birkaç cümleden fazla bilgi ulaşmamış. Ve tabii bazı tahminler.

Birçok kaynakta iddia edildiği gibi, Osmanlı İstanbul’unda bu yapı unutulmuş, terk edilmiş ( hatta bazılarının iddia ettiği gibi hiç fark edilmemiş) filan değildi. Aksine İstanbul’un fethinden kısa bir süre sonra sarnıcın suyu, çevredeki bahçeleri sulamak için kullanılmıştı. Bilindiği gibi Osmanlı her zaman akarsuyu tercih etmiş ve yerleştiği topraklarda bulunan sarnıçları ihya etmek yerine kendi zevkine uyan çeşme, havuz ve şadırvanlara yatırım yapmıştı. Bizans İstanbul’unda pek çok sarnıç olduğunu söyledim ama buna karşılık Osmanlı payitahtında iki bine yakın çeşme bulunduğunu da unutmamak gerek. Başka türlü söylemek gerekirse, su yalnızca Roma için değil, Osmanlı için de hayati bir önem taşıyordu. Ancak Osmanlı için su, akışkanlığıyla temizleyen, arındıran bir elementti. Bu nedenle sarnıçlar çok rağbet görmeyip kaderine terk edilmişlerdi.

Yüzyıllar boyunca Yerebatan Sarnıcı da terk edilmiş, çevresine, üzerine evler inşa edilmiş ve sosyal hayatın üzerine serdiği yeni doku tarafından gözlerden uzak bir halde unutulmaya terk edilmişti. Zaman zaman, Yerebatan’ın hemen üzerindeki evlerde yaşayan insanların geceleri çığlık ve kahkahalar işittiği gibi söylentiler yayılmıştı. Hatta oradaki sonsuz girdaba girerek kaybolan insanlardan, cinlerin orada yerleştiğinden söz edilmişti. Bugün için yapının en sonunda bulunan Medusa büstleri, bütün bu ürkütücü söylencelerin çok da mesnetsiz olmadığını düşündürüyor bana. Mitolojinin ünlü gorgonlarından biri olan Medusa’nın Müslüman bir toplumda cin olarak yorumlanmasından daha doğal bir şey olabilir mi ? Belki de birileri gerçekten bu dipsiz sütün ormanını keşfe çıktı ve karanlığın ortasında Medusa’nın buz gibi bakışlarıyla yüzleşti.  Tabii henüz sarnıç balcık havuzu haline gelmediği bir zamandı bu. Başka bir söylence, gönülsüz alıkonulan bir cariyenin evin tabanından kendisini bu karanlığa bırakarak intihar ettiğini bildirir bize. Acaba o bahtsız kadın medusaya dönüşmüş olabilir mi?

Bütün bu söylenceler, rivayetler Batılı maceracıları da heyecanlandırdı doğal olarak. Seyyahlar, bu bölgede yaşayan insanların evlerinin zemininden aşağı kova sallayıp su çektiklerini, hatta balık avladıklarını yazar. Bunlardan biri 16. Yüzyılda İstanbul’a gelen ve uzun bir süre burada yaşayan Fransız gezgin Pierre Gyliuss’di.

III.Ahmet zamanında Kayserili Mehmet Ağa tarafından basit bir onarım yapılmıştı. Bu onarımın kapsamı tam olarak bilemiyoruz ancak II. Abdülhamit döneminde evlerin bir kısmının yıkılmasından sonra sarnıç ikinci bir onarım gördü. 1940’larda yapıyı örten evler istimlak edildi. 1955 yılında başlanan onarım ve temizlik sırasında çatlayan bazı sütunlar beton kalıplara alınmak zorunda kalındı. Üç yıllık temizleme ve onarım çalışmaları  sırasında yaklaşık 50 bin ton çamur çıkarıldı burdan. Basit bir iskele, yine bu dönemde eklendi. Onarımlar sırasında anıtın güney batı tarafında, 40 sütunu perdeleyen bir destek duvarı eklenmek zorunda kalındı. 1994 yılında temizlik yapıldı, bir miktar daha çamur tahliye edildikten sonra suya bugün için gördüğümüz balıkların ataları konuldu. Yakın bir zamanda, yapının statiğini bozabileceği gerekçesiyle sarnıcın hemen üzerindeki Divanyolu Caddesi üzerinde ağır vasıtaların geçişi yasaklandı.

yerebatan-sarnici-mimarisiYerebatan Sarnıcı’nın Mimari Yapısı

Yerebatan Sarnıcı 138 metre derinliğinde, 64,5 metre en,inde olup tavan örtüsü küçük kare tonozlardan oluşur. Bu tonozları çevreleyen kemerler, tavan ağırlığını, her biri 9 metre olan 336 sütuna aktarmaktadır. Duvar genişliği yaklaşık 5 metre olan yapının gerek döşemesi gerekse de duvar sıvaları su geçirmez özel Horasan harcıyla kaplanmış. Bunun haricinde kullanılan malzemenin hemen tamamının devşirme olduğu düşünülüyor. Kökeni tam olarak bilinmeyen bu sütunların muhtelif pagan tapınaklardan devşirildiği kesin gibi. Yerebatan Sarnıcı, bu haliyle bir sütun müzesi olarak da düşünülebilir. Çeşitli dönemlere ait farklı stilizasyon örnekleri bir arada görülebilir burada.

Anıtta bulunan sütunların çoğunluğu Korint başlıklıdır. Kronolojik olarak son dönem sütun başlığı olan Korint, akant yapraklarının stilize görünümündedir. Yabani bir enginar türü olan akant ( kenger ) acanthaceae familyasından olup byu yarım metre ile 2 metre arasında değişir. Çürümeye karşı dayanıklı oluşu nedeniyle ölümsüzlüğü simgeler, inceli kalınlı hatları vardır ve yukarı doğru hareket ettiği için yarattığı ilahi telkin nedeniyle sütun başlığı olarak Roma tarafından yaygın olarak kullanılmıştı. Ünlü mimari tarihçisi Vitrivius’a göre bu sütun başlıkları ilk kez Callimachus tarafından Atina’da yapılan bir tapınakta görülmüştü ancak bilim çevreleri bu bilgiyi kabul etmez ve Korint sütunların mimariye girişini İ.Ö 427 yılında başlatır.

Anıtın geri kalanında bulunan Dor sütunlar daha basit ve düzdür. Tarihte ilk kez kullanılan sütun başlıkları bunlardır. Binanın ağırlığıyla şişmiş organik bir cüsseyi andırır. Aşağısı şişmandır ve yukarı doğru yumuşak bir hareketle incelerek yükselir. İyon sütunları gibi gözü yukarı meylettirecek yiv dizileri bulunmaz Dor sütunlarında.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here