PAYLAŞ

Barkod Nedir ? Ne Zaman, Nerede ve Kim Tarafından İcat Edildi ?

Barkod, büyük ihtimalle modern zamanların en yenilikçi buluşlarından biri olmuştur ve geçen yüzyılda perakende sektörünü diğer tüm endüstriyel olaylardan daha kapsamlı değiştirmiştir. 1932’de bir grup Harvard İşletme Okulu mezunu, katalog alışverişini basitleştirmek umuduyla bir proje başlattı. Projenin hedefinde, listelenen her bir ürünü tek tek tanımlamak için taranabilen bir delikli kart üreterek alışverişi basitleştirmek vardı. Bu yenilikçi fikir başlangıçta olumlu karşılandı ama ihtiyaç duyulan tarayıcılar pahalıydı. O zamanlar dünya daha önce görülmemiş düzeyde bir ekonomik durgunluk dönemindeydi, zira Büyük Buhran dünyanın dört bir yanındaki işletmelerin çökmesine neden oluyordu. Perakendeciler pahalı stok kontrol buluşlarına yatırım yapmaya hazır değillerdi. Tarama yöntemi sayesinde işçilik giderlerinin azalması bazılarına cazip gelse de ekibin projeyi gözden geçirip daha hesaplı hale getirmeye ihtiyacı vardı. Bazıları ise böyle modern envanter kontrolü yöntemlerinin depolardaki yaralanma vakalarını da azaltacağını söylüyordu. Yine de sonraki on altı yıl boyunca bu fikirle ilgilenen olmadı.

Sonra Philadephia’daki Drewl Teknoloji Enstitüsü’nün yeni mezunlarından Bernard Silver ( 1924 – 1963), 1948’de yerel bir gıda mağazaları zinciri olan Food Fair’in başkanı ile enstitünün dekanlarından biri arasında geçen, satış noktasında ürünleri otomatik olarak tanımlayacak bir sistem geliştirme hakkında sohbete kulak misafiri oldu. Silver, vakit geçirmeden arkadaşı Norman Woodlan’a ( 1921 – 2012 ) duyduklarını anlattı ve iki arkadaş morötesi mürekkep üzerinde deneylere başladılar. Ne yazık ki testler başarısızlıkla sonuçlandı, zira farklı alanlarda kullanıma uygun olması bir yana, mürekkep gün ışığında bile soluyordu ve deneylerde kullanmak için çok pahalıydı. Öne sürdükleri teoriler reddedildi ama Woodland vazgeçmedi. Drexel’den ayrılıp babasının Florida’ki dairesine taşındı ve yeni tasarımlar üzerinde çalışmaya başladı. Sonra bir gün ‘’ lisan ‘’ olarak Mors alfabesi üzerinde kafa yorarken sahilde kuma elindeki bir odun parçasıyla ilk barkod sisteminin çizmeye başladı. Woodland yaptığı şeyi şöyle anlatıyordu: ‘’ Yalnızca Mors alfabesindeki noktaları ve çizgileri aşağıya doğru uzattım ve onlardan dar çizgiler ve geniş çizgiler oluşturdum. ‘’ Sonra kağıdın arkasından görünen 500 vatlık bir ışık ampulü kullanarak oluşturduğu şekilleri bir ‘’ okuyucu ‘’ya yansıttı. Çok geçmeden Woodland kodlama sistemini herhangi bir açıdan kolayca taranabilecek bir daire şeklinde düzenlemişti.

20 Ekim 1949’da Silver ve Voodland icat ettikleri ‘’ Sınıflandırma Aygıtı ve Yöntemi ‘’ için patent başvurusu yaptılar. Bu başvuruda hem düz çizgi hem de dairesel baskı kalıplarını tarif ettiler ve her bir kodu okumak için ihtiyaç duyulan mekanik ve elektrikli donanımın özelliklerini özetlediler. Başvuruları 7 Ekim 1952’de onaylandı. ( ABD Patent No : 2,612,994) ve genç mucitler artık yola çıkmaya hazır olduklarını düşündüler. Ancak Woodland 1951’de çalışmaya başlamıştı ve patent verilir verilmez tasarımlarını şirketin patronlarına gösterdi. Tasarımlar tereddütsüz reddedildi ve Woodland sonraki on yılı üst yönetimin kararını değiştirmek için çabalayarak geçirdi. 1955’de ABD Ticaret Odası, gelecek yirmi yılda hangi teknolojilerin geliştirileceğini tartışmak üzere bir toplantı yaptı. Toplantıdaki konulardan biri de stok kontrolü ve satış noktası yöntemlerini geliştireceği düşünülen elektronik ödeme sistemiydi. IBM yine ikna olmadı.

Nihayet 1961’de IBM yönetimi kararını değiştirdi ve projeyi incelemesi için bir komisyon oluşturdu. Komisyon yaptığı incelemede Woodland ve Silver’ın tasarımın hem kullanışlı hem de ilginç olduğu sonucuna vardı ama kodları güvenli bir şekilde çözecek  bir teknoloji geliştirilmesi gerektiğini belirtti. Bu son olumsuzluğa rağmen IBM patenti satın almayı kabul etti ama bu kez Woodland elektronik devi Philco’nun da dikkatini çekmişti. Böylece Woodland, panenti IBM yerine 1962’de  Philco’ya sattı.

Bu arada, Pennsylvania Demiryolu Şirketi’nde çalışan David Collins adlı bir üniversite mezunu da demiryolu vagonlarını otomatik olarak tanımlama ihtiyacı üzerinde düşünüyordu. 1959’da Sylvania Elektrikli Ürünler Şirketi’nde çalışmaya başladı ve kısa bir süre sonra KarTrak diye adlandırdığı, vagonların dış yüzeyine yapıştırılan kırmızı ve mavi reflektörler kullandığı bir sistem geliştirdi. Vagonları sahibi olan şirkete özel on haneli rakamlarla kodlanan reflektörler her bir vagonu ayrı ayrı tanımlıyordu. Her özel şerit grubunu yansıtan ışık daha sonra kırmızı ile maviyi ayırt edebilen bir ışıl çoğaltıcıya aktarılıyordu. Collins’in icadı 1961 ile 1967 yılları arasında Boston ve Maine Demiryolu şirketi tarafından çakıl vagonlarında test edildi ve Amerikan Demiryolları Birliği 10 Ekim 1967’de tüm demiryolu filolarında KarTrak tanımlama sistemini kurmaya başladı. Ne yazık ki 1970’lerde başka bir ekonomik durgunluk, sektör  genelinde iflaslara neden oldu. Bu durum tozun ve kirin neden olduğu güvenilmezlikle birleşince KarTrak kullanımı 1978’de terk edildi.

Demiryolu deneyinin başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen New Jersey’deki bir ücretli köprü aylık geçiş kartı gösteren arabaları taramak için sistemi sipariş etti ve bundan kısa bir süre sonra ABD Posta Ofisi, depolarına giriş çıkış yapmayan kamyonları takip etmek için benzer bir tekniği uygulamaya başladı. Ardından ev hayvanı maması üreten Kal Kan, deposunun e dağıtım tesislerinin takibini kolaylaştırmak için Sylvania’dan sistemin daha ucuz bir versiyonunu sipariş etti. Sonunda uyuyan dev IBM bu fikri tamamen benimsedi ve tüm ürünlere basılabilecek bir barkod sistemi geliştirmesi için bir ekip görevlendirdi. 1973 yılına gelindiğinde şirket birçok bakkaliye imalatçısını ve perakendecisini tüm ürünleri tanımlayan yeni tarama yöntemini  kullanmaya ikna etmişti. Geliştiriciler 1975 yılına kadar tüm tüketici ürünlerinin yüzde 75’inin etiketlenebileceğini öngörmüştü ama iki yıl sonra yalnızca 200 perakende mağazası ödeme noktalarında tarayıcı aygıta sahipti.

Evrensel bir tarama sistemi kurmak için tek yolun perakendecilerin çoğunluğunun tarayıcı  kullanmasını sağlamak olduğu ortadaydı. Bu olmadığı sürece tedarikçiler barkod oluşturup paketlerin üzerine basmak konusunda isteksiz davranacaklardı. Ortada perakendecilerle tedarikçiler arasında bir ikilem vardı; taraflardan hiçbiri alın teriyle kazandıkları paraları diğerinden önce bu işe harcamak istemiyordu. Barkod yönetimi tüm ürünlere uygulanamayacaksa bir perakendecinin pahalı tarayıcılar almasının ne anlamı vardı? Öte yandan, perakendeciler okuyamayacak olduktan sonra tedarikçilerin barkod basmasının ne yararı olacaktı? Businessweek dergisi çok geçmeden tüm bu girişimi ‘’ başarıszlığa uğrayan süpermarket tarayıcısı ‘’ diye haber yaptı.

Bununla birlikte tarayıcı aygıtları kullanan perakendecilerin satışlarını ilk atı hafta içinde yüzde 10 – 12 oranında artırdığı ve satışlarını bu yüksek düzeyleri koruduğu haberleri geliyordu. Çok geçmeden tedarikçilerden kurula her tarayıcı sisteminden elde edilen yatırım geri dönüşünün yüzde 40’ın üzerinde olduğu haberleri geldi. 1970’lerin sonlarında 8,000’den fazla mağaza ödeme noktasında  tarayıcı aygıt sistemine geçmişti. Ancak küresel anlamda bu yeterli değildi. Ayrıca en beklenmedik yerlerden muhalif ve memnuniyetsiz sesler yükseliyordu. Komplo teorisyenleri tarayıcı teknolojidsinin tüketicileri gizlice takip ettiği iddia ediyordu. Bazı Hristiyan gruplar her bir kodun içinde şeytanın rakamı olan 666’nın gizlice kullanıldığından şikayet ediyordu. Kimi televizyon sunucuları barkodların ‘’ sıradan tüketiciyi hedef alan bir kumpas ‘’ olduğunu söyleyerek uyarıyordu. Neyse ki tüm bu anlamsız muhalefetin üstesinden gelindi, barkod sistemini iyileştirip güncelleştirildi ve tüm dünyaya yayıldı. Kısa bir süre sonra ilaçlar, uçak biletleri ve hasta bileklikleri de dahil olmak üzere akla gelen hemen  her ürünün üzerine barkod basıldı.

Bernard Silver ve Norman Woodlandın 1948’de doğan fikri, tüm engelleri ve zorlukları aşarak yarım yüzyıl sonra günlük yaşamlarımın bir parçası haline geldi. Ve günümüzün kalabalık perakende mağazalarında hafta sonumuzun çoğunu kuyruklarda bekleyerek geçirmiyorsak bunu onlara borçluyuz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here