PAYLAŞ

İsrail Devletinin Kuruluşu. İsrail Ne Zaman ve Kim Tarafından Kuruldu?

İsrail’in kuruluşu, Yahudi lider David Ben Gurion tarafından 14 Mayıs 1948’de ilan edildi, ama İngiliz manda yönetiminin gece yarısı bittiği 15 Mayıs’ta resmiyet kazandı.

Birçoklarının zihninde İsrail’in doğuşu, Nazi terörü ve uyguladıkları soykırımla birlikte tanımlanıyordu ama gerçekte bir Yahudi devleti kurma düşüncesi, Birleşmiş Millet’lerin Filistin’i paylaşım kararından tam yarım yüzyıl öncesine dayanıyordu. 1897 Şubat’ında Siyonizm’in babası olarak kabul edilen Avusturyalı bir Yahudi olan Theeodor Herzl önderliğinde, İsviçre’nin Basel kentinde, Dünya Siyonist Örgütü ilk kongresini yaptı. Kongrenin amacı Yahudi halkı için bir yurt kurulması yönünde karar almaktı. O tarihlerde bu yurdun Filistin toprakları üzerinde gerçekleşeceği düşünülmemişti bile.

Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan İngiltere ve Fransa 1916 Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu’yu aralarında pay ettiler. Sömürgeci İngiltere ile çok sıkı ilişkiler içinde bulunan Yahudi sermayesi, İngiltere’nin savaştan galip ayrılacağını düşünerek olumlu fırsatları değerlendirmeye çalıştı. Artık Siyonistler gözlerini Filistin’e dikmişlerdi.

Yahudilere Göre Vaat Edilen Topraklary

16,yüzyıldan bu yana Yahudilerin vaat edilen topraklara dönmeleri düşüncesi, püriten din anlayışlarının ayrılmaz bir parçasıydı. 19. Yüzyıl ortalarında İngiliz politikacılar bir şeyi fark etmişti; İngiliz İmparatorluğu, Ortadoğu’da bir Yahudi devletinin varlığına sempatiyle bakıyordu. Yahudilerin uzun zamandır güttükleri dönme amacı ve iki olgu bunun gerçekleşmesini sağlayacaktı. Birincisi, o dönem Yahudilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerini sağlayan Avrupa’nın büyüyen milliyetçiliği, ikincisi ise, Çarlık Rusyası’nın kendi ülkesinde yaşayan ve Avrupa’daki en büyük Yahudi nüfusuna uyguladığı katliam ve soykırım neticesinde Ukrayna ve Polonya’ya yayılmış olan 6 milyon dolayındaki Yahudi’nin kendilerine vatan arayışı.

1880’li yıllarda Rus ve Doğu Avrupa Yahudileri Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolündeki Filistin topraklarında yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’na kadar olmasa da, 1917’de İngiliz kuvvetleri Kudüs önlerine kadar geldiğinde, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Yahudilerin bu talebine destek olarak yorumlanabilecek bir bildiri yayınladı. Özetle, hükümetin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına destek verdiğini, bu hedefi kolaylaştırmak için ellerinden geleni yapacaklarını, hali hazırda Filistin’de Yahudi olmayan toplulukların sivil ve dini haklarına bir zarar verilmek istenmediğini bilinmesini istiyordu.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda yenildi ve İngiltere 1917’den 1922’ye kadar Filistin’i yönetti. Ardından Milletler Cemiyeti, halkın kendi yönetimini eline almasına kadar bölgeyi İngiliz mandasına bırakma kararı aldı. O andan itibaren Siyonistlerin, Balfour’un açıklamasını Yahudi vatanına dönük bir yeşil ışık olarak algılamasıyla birlikre, Avrupa’dan Filistin’e olağan üstü bir Yahudi göçü başladı. 1930’larda Arap nüfusunun yer değiştirmesi başladı. Balfour’un bölgesinde adı dahi anılmayan Filistin Araplar, farklı bir dinden, teknolojik üstünlüğü olan bir yabancının hakimiyeti altında bulunma ve başlarına en son gelecek şeyin topraklarından atılma olacağı düşüncesine feci bir şekilde kızgındılar.

Halklar arasındaki çatışmalar 1920’lerden itibaren patlak vermeye vermişti. Durum 1930’larda Nazizmin Avrupa’yı esir almasıyla daha da şiddetlendi ve zulmün artması Yahudilerin Filistin konusunda daha da kararlı olmasını sağladı. Araplar öfkeliydi. 1936 yılında bu kötü durumdan sorumlu tuttukları İngilizlere karşı ayaklandılar ama organize değillerdi. Teçhizat bakımından da çok zayıftılar. 1939 yılında İngilizler, manda yönetimine ve Siyonistlere karşı etkili direnişi bitirdi ve arkada parçalı bir Filistin-Arap topluluğu bırakarak, ayaklanmayı ezip geçtiler. Arapların hoşnutsuzluğu önce İngilizlerin, Filistin’i Yahudi ve Arap bölgelerine ayırma planından vazgeçirdi, ardından da kritik dönemde Filistin’e Yahudi göçünü yasaklattı. 1939 ve 1940’da Hitler, Avrupa’yı ezmiş, Yahudilere karşı imha harekatını başlatmıştı. İngilizlerin fikri Filistin’i Arapların yönetmesi, bunun yanında Filistin’de sınırlı da olsa bir Yahudi varlığının kurulmasıydı. Öfkelenme ve bu stratejiyi başarılı bir şekilde çürütme sırası Siyonistlerdeydi.

1948 yılında Filistin’deki Yahudiler kendi devletlerini kurmayı başardılar ve İsrail doğmuştu. Karşılığı ise onlarca yıl sürecek savaş ve şiddet olacaktı. 1917’de 600 binlik Arap nüfusunun kabaca üçte ikisi köylerde ve kırsal alanda yaşıyordu. Kabile liderliği hüküm sürüyordu ve büyük şehirlerde pek az ilişkileri vardı. Çok az bir ulusal kimlik olmasına rağmen, ulusal Arap liderliği şehirlerde bulunuyordu. Birkaç rakip aile Filistin politikasına yön veriyordu. Filistin’e gelen Yahudilerin çoğunluğu ise çok iyi yetişmiş, iyi motive ve organize olmuş kimselerdi. 1920’lerin başlarında ‘’ Haganah ‘’ ve ‘’ Defence ‘’ isimli silahlı direniş örgütleri kurdular. Toplumun tüm katmanlarıyla; eğitim, ticaret, tarım, adalet ve siyasetle ilgilenen gölge bir hükümet bile kuruldu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Haganah savaşçıları İngiliz ordusuna katılıp beceri ve tecrübe kazandılar. Ama Araplar bu becerilerden yoksundu. Aynı zamanda radikal Yahudi gruplarından Irgun, Zwei Leumi, Lehi ve Stern hem İngilizlere hem de Araplara karşı suikast, bombalama, adam kaçırma, yıldırma ve sabotajlara başladı. Nihai amaç İngilizleri bölgeden kaçırmak ve Yahudi devletini kurmaktı.

1945’ten sonra, Hitlerin ölüm kamplarının açık seçik ortaya çıkmasının sonuçları olarak, Yahudi yeraltı grupları, Arap sempatizanı olarak gördükleri İngiltere’yi dışarı atmak için terör eylemlerini yoğunlaştırdı. Yahudi kuruluşları sınırsız göçü tekrar başlatmaya çalıştı. Siyonistlere en büyük duygusal ve politik destek Amerika’dan geldi. Savaş sonrası İngilizlerin artık ne Filistin’i kontrol etmeye ne de Yahudi ve Arapları bir orta yolda buluşturmaya takati vardı.

Birleşmiş Milletler Oylamasından Sonra Araplar Ayaklanıyor.

İngiltere, sorunu Birleşmiş Milletler’e taşıdı. 29 Kasım 1947’de BM, Filistin’in Yahudi ve Arap olmak üzere ikiye ayrılmasını oylamaya sundu. Şiddetli Arap muhalefetine karşılık olağanüstü bir Yahudi gürültüsü vardı. Birden bire savaş patlak verdi. Manda yönetimi sona ermeden önce Yahudi savaşçılar yeni Yahudi devletini korumak, pekiştirmek ve topraklarını genişletmek için harekete geçmişlerdi. Genellikle Araplar için ayrılan bölgelere saldırdılar ve ön görülen Yahudi bölgelerinde kalan Arapların nüfusunu azaltmaya çalıştılar.

9 Nisan ‘da Yahudi savaşçılar, Filistinlilerin ülke boyunca panik içinde kaçışmalarını sebep olan  olaya imza atarak, Kudüs’ün batısında bulunan Deir Yasin köyünde; çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden 200’den fazla insanı katlettiler. Yahudi yetkililerin tahmin ettiği gibi, Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan’dan gelen Arap orduları, İngiliz kuvvetlerinin Filistin’den ayrılmasıyla Filistin’i işgal etmeyi denediler. Fakat Arap seferberliği İsrail kuvvetleri ve Haganah’la karşılaştırılamayacak kadar zayıf, tecrübesiz ve kötü organize olmuş bir güçtü.

Filistinli ve diğer Arap savaşçılar kolayca yenilgiye uğratıldılar. Hatta Ürdün Kralı Abdullah’ın komutasındaki İngiliz eğitimli Arap lejyonu bile yenilgiye uğradı. 1949 yılının ortalarına doğru 900 bin Filistinli Arap vatandaşı, savaş, panik, terör, yetersiz liderlik ve bazı toprak sahiplerinin topraklarını Yahudilere satması gibi sebeplerden dolayı, bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştı. O tarihten itibaren de sürekli bir Filistinli mülteci sorunu, gündemden inmeyecekti.

Filistinliler o zamanlar farkına varmasa da artık sonsuza dek evlerinden kaçmışlardı. Bu kaçışları Lübnan, Ürdün, Suriye ve Filistin bölgesinde bulunan Batı Şeria’daki mülteci kamplarında son buldu. Bu mülteciler ve onların soylarından gelenlerin sayıları şu anda üç milyonun üzerinde bulunuyor. İsrail, kendisini yıkmak için söz veren Arap devletlerini bahane ettiğinden beri mültecilerin dönmesine karşı çıkıyor, hatta onlara artık yer kalmadığını bile iddia ediyor.

Filistin’e göç, Ürdün ve Mısır’la yapılan barış antlaşmalarına rağmen devam etti. 1917’de Filistin’de 50 bin Yahudi vardı. 1948’de ise bu rakam 650 bine ulaştı. Aynı zamanda Filistin Araplar İsrail’i terk etmeye başladı. Sadece yağmaya ve savaşa dayanabilen 200 bin kadarı İsrail’de kaldı. İsrail, 15 Mayıs 1948’de devlet oldu ve aynı gün Amerika ve Rusya tarafından tanındı. Böylece Birleşmiş Milletler, tarihine ilk ve belki de son kez üçte iki çoğunluk oyuyla bir devlet yaratıyor ya da başka bir deyimle dünya tarihinde ilk kez bir uluslararası kuruluşun oylarıyla bir devlet kuruyorlardı. Filistinliler, 15 Mayıs’ı ‘’ EL Nakba ‘’ diye anarlar, yani ‘’ Felaket  Günü ‘’.

İsrail’in Arap komşuları, o tarihten itibaren sayısız defa güçlerini birleştirip, İsrail’i ortadan kaldırmaya çalışsa da başarılı olamadılar. Batının da desteğini alan ve nükleer bir teknoloji devletine dönüşen İsrail, halen Filistin’in büyük bir bölümünü işgal altında tutarak, dünyadaki birçok sorunun temeli olarak gösterilen ‘’ Filistin Sorunu’nun aktörlerinden biri olmaya devam ediyor.

İsrail doğuşuyla ortaya İsrail ve Filistinliler arasında, dünyadaki en uzun süreli ve şiddetli anlaşmazlıkların biri çıktı. Akdeniz sahiliyle Şeria Nehri arasındaki bölgede hak iddiasına dayanan bu anlaşmazlık, son yüzyılda Filistinlilere sömürgecilik, sürgün, askeri işgal ve onu izleyen kendi kaderini tayin etme hakkı mücadelesi getirdi. İsrail’in Yahudileri içince dünyanın her yanında yüzyıllar süren zulüm ardından atalarının topraklarına geri dönmeleri, kendilerine barış ve güvenlik getirebilmiş değil.

İsrail’in ilanı ile başlayan Arap-İsrail Savaşları; 1948 Arap-İsrail Savaşı, Suveyş Krizi, Altı Gün Savaşı, Yom Kippur Savaşı, Lübnan İşgalı ve son olarak 2006’da İsrail ile Lübnan arasında patlak veren krizle, içinden çıkılmaz bir şiddet döngüsü oluşturdu ve halen de devam ediyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here