PAYLAŞ

Varlık Felsefesine Göre Görünen Varlık ve Gerçek Varlık Nedir?

Görünen ile gerçeklik arasında bir fark olduğu insanoğlunun günlük deneyimleriyle kavrayacağı bir durumdur. Suyun içinde kırık veya eğri olarak görünen bir çubuğun gerçekte öyle olmadığını sudan çıkarınca anlayabiliriz. Bizden iki bin metre uzaklıkta bulunan bir insan bize çok küçük gözükebilir, ama o kişiye ilişkin önceki deneyimlerimizi ilişkilendirerek gerçekte öyle olmadığını kavrayabiliriz. Bazen Ay’ın görünen boyutu Güneş’ten büyük olabilir, ama her ikisinin büyüklüğünü biliyorsak bunun gerçekte böyle olmadığını kavrayabiliriz. Ne var ki, kimi durumlarda görünenle gerçeklik arasındaki farklılığı anlamak hiç de o kadar kolay değildir. Bunun için yüzyıllar boyu görünen gözlem veya bilimsel çalışma gerekmiştir. İşte, varlık felsefesinin temel problemlerinden biri olan görünenle gerçeklik arasındaki ilişki kabaca bu kavramsal ayrıma dayanmaktadır.

Felsefe tarihinde görünenle gerçeklik arasındaki farklılığa doğrudan dikkat çeken ilk düşünür Platon’dur. Onun mağara benzetmesi aslında bu ayrımı anlatır. Platon, Devlet adlı eserinde idealarla gerçeklik arasındaki farkı anlatmak için özetle şöyle bir düşünce deneyi kurar:

Varsayalım ki bir grup insan sırtları mağaranın kapısına dönük olarak başlangıçtan beri mağarada yaşamaktadır. Öyle ki, bu insanlar mağaranın dışında ne olup bittiğini görmedikleri gibi başlarını çevirip mağaranın dışını da göremiyorlar. Bu insanlar, mağaranın önünden geçen insanların veya diğer canlıların çıkardıkları sesleri duyabiliyorlar, onların gölgeleri mağaranın duvarlarına yansıyor. Bu insanların gözünde gerçeklik mağaranın duvarlarında görünen gölgelerdir. Onlara göre gölgeler konuşuyor ve gölgeler hareket ediyordur. Şimdi der Platon, bu insanlara, ‘’ Hayır, senin gördüğün gölgeler gerçek varlıklar değil, asıl gerçek varlıklar dışarıda olanlardır’’ deseniz, size inanırlar mı? Platon’a göre, muhtemelen inanmayacaklardır. Ancak, bu insanları zincirlerinden çözüp mağaranın dışına çıkardığımızda şaşıracaklardır. İlkin güneşe bakacaklardır ve gözleri kamaşacaktır ama sonra alışacaklardır. Daha sonra insanlar ve diğer canlıları, onların seslerini ve gölgelerini görecekler, böylece gölgelerin bu insan ve canlılara ait olduklarını anlayacaklardır. Şimdi onlara ‘’ Bu insanlar ve canlılar gerçek değil, onların gölgeleri gerçektir’’ deseniz size inanır mı? Tabi ki inanmayacaktır.

İşte Platon’a göre, bizim bu dünyadaki durumumuz da biraz buna benzemektedir. Biz, varlıkların görünen kısmını, yani gölgeleri gerçek sanıyoruz. Oysa, asıl gerçeklik, onların arkasındaki idealardır.

Aslında Platon mağara benzetmesiyle duyular dünyasının tamamıyla gölgelerden ibaret olduğunu ve hiçbir gerçekliğinin olmadığını savunmuyor. Onun bize anlatmak istediği daha ziyade duyular dünyasının idealardan daha alt bir gerçekliğe sahip olduğunu, bizim bu dünyadaki durumumuzun da gölgeleri, sesleri veya görünüşleri asıl gerçek varlıklar olarak gören insanlara benzemektedir. Yoksa, gölgelerin de aslında bir gerçekliği vardır. Ama onların gerçekliği gerçek nesnelerin varlığına bağlıdır ve onlar olmazsa gölgeler de olmaz. Platon’a göre varlıklar arasında böyle dereceli bir ilişki vardır. Bunun içindir ki Platon, sanatı gerçekliğin üçüncü dereceden yansıması olarak görür ve bir doğa resminin veya heykelin aslında taklidin taklidi olduğunu savunur.

Varlıklar arasında böyle bir dereceli veya kademeli ilişki Platon’dan başka birçok düşünür tarafından savunulmuştur. Örneğin, Platinus’a göre Tanrı ‘’ İlk olan ‘’ veya ‘’ Bir olandır’’dır. Tanrı’dan ilkin Akıl, sonra da Ruh sudur eder. Akıl ideler varlık tabakasını meydana getirirken Ruh da ideleri görünüşler dünyasını meydana gelir. İslam filozoflarından İbni Sina da varlıklar arasında benzer bir tabakalı sistem ortaya koyar.

Görünen ile gerçek arasındaki farklılığa işaret eden bir başka düşünür Alman filozof Kant’tır. Onun fenomen ve numen kavramları bu ayrımı açıklar. Kant’a göre varlığın bir görünen yönü yani fenomenel yönü, bir de bu görünenin ardında kendi başına var olan numenal yönü vardır. Kant, birçok yerde bu numenal yönü ‘’ kendine şey ‘’ olarak tanımlar. Fenomenal yön insanın zihnine, zihin yapısına, duyu kapasitesine bağlıdır. Numenal kısım ise bizim algılamamız dışında varlığın kendi başına var olan kısmıdır. Dolayısıyla, Kant’a göre fenomenin bilgisine sahip olmakla numenin bilgisine sahip olmak arasında temel bir fark vardır. Ona göre, insan zihni ancak fenomenin bilgisine sahip olabilir. Numen ise insan zihninin bilmediği bir varlık alanıdır. Ancak bu, numenin varlığı hakkında bir bilgi sahibi olmadığımız anlamına gelmez.

Görünen ile gerçeklik arasında bir fark olduğu tartışmasının bilim felsefesinde önemli etkileri vardır. Bilginin insan zihnine bağlı olması veya olmaması bilimsel bilgiye ilişkin tutumumuzda önemli farklılık yaratacaktır. Eğer, dış dünya hakkındaki bilgimiz zihin yapımıza bağlı ise veya onunla ilişkili ise bu durumda bilimsel bilgimizin dış dünyayı mutlak doğru bir şekilde yansıttığını söyleyemeyiz. Bazı bilim felsefecileri ise bunun hiç de öyle olmadığını, varlığa ilişkin bilgimiz ile varlığın nitelik ve özellikleri arasında birebir örtüşme olduğunu savunur. Bu görüş farklılıkları, bilim felsefesi bölümünde de göreceğimiz gibi, realizm, görecelik, deneyimcilik ve enstrumentalizm gibi yaklaşımları doğurmuştur.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here